"KIRK KATIR MI, KIRK SATIR MI" DER GİBİ... TEK KİŞİLİK HÜCRE Mİ, 48 KİŞİLİK KOĞUŞ MU? / günlerden 28 nisan
__________Candan Yıldız
İBB davasında tutuklu yargılananlar için perşembe günü tutuklu incelemesi yapılacak ve yeni tahliyelerin olacağı yönünde beklenti yüksek.
Cezaevinde dört duvar arasında kaldıktan sonra tahliye edilenler çok konuşmadı. Konuşmak da kolay olmasa gerek.
Silivri cezaevi yerleşkesinde görülen davanın duruşmalarını takip edenler cezaevleri koşulları konusunda da çok şey öğreniyor.
İnsan hakları örgütlerinin cezaevleri raporları bugüne kadar çok şey söylese de birinci ağızlardan cezaevi gerçeğini dinlemek farklı.
Erdal İnönü’nün de kuruluş çalışmalarınde yer aldığı düşünce kuruluşu TÜSES (Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı) Başkanı Altan Ertürk, İBB davasında 6,5 ay cezaevinde kaldı. 3 Nisan’da tahliye edilen 18 kişiden biri olan Altan Ertürk, “bir kamu görevlisinin görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanarak bir kimseyi kendisine veya başkasına haksız menfaat sağlamaya ya da vaatte bulunmaya zorlaması” suçlamasıyla yargılanıyor. Ancak kendisi kamu görevlisi değil, iş insanı.
Yüksek duvarlı, dikenli demir tellerle çevrili, gözetleme kulelerinin 7/24 gözetlediği cezaevlerinden Türkiye okuması yapılabilir mi? Kararı siz verin…
-Altan Bey tutukluluğunuzun 192. gününde tahliye oldunuz. Babanız Mehmet Ertürk, 12 Eylül’ü yaşamış bir sendikacı. Türkiye’deki politik fırtınalardan etkilenmiş bir aileden geliyorsunuz. Bir gün cezaevinde kalacağını düşünmüş müydünüz?
1970'lerde çocuk olarak yaşadıklarımdan biraz başlarsam sanki bugünle de çok ilgisi var gibi geliyor. Benim ailem de Türkiye'de yaşananlardan çok derinden etkilenen, siyasetin parçaladığı, böldüğü ailelerden bir tanesi. Hayatımda hep bir gün hapse girebileceğimi düşünüyordum çünkü siyasetle uğraşıyorum. Öyle bir dönem geliyor ki, bir gün seni de alabilirler diye bunu çok yakın hissettiğim, uzak hissettiğim zamanlar oldu. İBB davasına denk geldi.
-Tutuklandınız ve Silivri cezaevine götürüldünüz. Neler düşündünüz, neler yaşadınız?
Benim için çok büyük bir belirsizlikti. Nasıl bir ortama giriyorsun? Kafada bir sürü soru. Silivri'de bir gün geçici koğuşta kaldım. O geçici koğuşlar çok kötü, tahtakurusu falan…
-Duruşmalarda da söz edildi. Geçici koğuşta temiz çarşaf, battaniye veriyorlar mı?
Veriyorlar. Geçici koğuşta beş kişiydik. Benim dışımdaki dört kişi vardı, daha önce girip çıkmış kişilerdi. F9 geçici koğuşu alt katta olduğu için biz şanslıydık, avluya çıkıyorduk. Akşam güneş batana kadar avluya çıkıp nefes alabildik.
-Adli tutuklular mıydı geçici koğuştakiler de…
Evet. Bana ‘Abi burada çok tahta kurusu vardır, şu vardır, bu vardır’ dediler. Metris’ten gelen bir çocuk vardı, geçici koğuşta 4-5 gün kalmış. O çocuğun her tarafını tahta kuruları yemişti. Boynu, yüzü, kolları, elleri, her yeri kabarmış, kaşınıyordu. Dedi ki ‘Abi herkesi yemiyor, yerse de böyle oluyor.’ ‘Nasıl yatacağız’ diye sordum. Orada sürekli uyuyan biri vardı. Böyle gözünü hafifçe kaldırdı ‘Orada yataklar var, arasında en beyaz olanını seç’ dedi. Üst üste yığılmış, sararmış yataklar arasında en beyaz olanını seçtim. Sonra ranzanın üst katına koydum. Hiçbir şey olmadı. Tahtakurusu bir şey yapmadı. Geçici koğuştan sonra kalıcı koğuşa geçmeden önce de sağlık muayenesinden geçiyorsunuz. Tahta kurusu nedeniyle vücudu kabaran çocuk revirde doktordan krem istedi. ‘Şu anda o kremden yok’ yanıtını aldı. Sonra ne oldu bilmiyorum.
-Geçici koğuştan sonra sürekli kalacağınız koğuş nasıldı, sizden önce sizin bilginiz koğuşa gidiyor mu mesela?
Yok benim kim olduğumu bilmiyorlardı. Koğuşların kendi kuralları var. Gardiyanlar size koğuş kapısından içeriye sokuyor ve gidiyor. Ondan sonra hemen orada koğuşun ‘mümessili’ karşılıyor sizi. Herkese farklı gözle bakıyorsunuz ilk anda. Onlar da size bakıyor gelen kim diye. Kapıda bir sandalyede oturtuluyorsunuz. Oturtulan kişiye göre değişiyor, kimi bir gün oturtuluyor kimi iki ya da üç gün. Koğuşu bir salon gibi düşünün. Sekiz tane masa var. O sekiz tane masanın her birinde yedi kişi, sekiz kişi oturuyor. Herkesin masası belli. Hangi masaya dağıtılacağınız sandalyede oturtulduğunuz süredeki gözleme göre değişiyor. Koğuşun sorumlusu dışında kimse sizinla muhatap olmuyor. O size koğuşun kurallarını anlatıyor, dikkat edilmesi gerekenleri anlatıyor. Koğuşta iki kural var. Yaş ve yatar süresi. Yatarı uzun olan, yaşı daha büyük olanlar hiyerarşide daha yukarıda.
-Koğuş nasıl bir yerdi, kaç kişi kalıyordunuz?
Üst kat ve alt kat vardı. Alt katta televizyon, 8 tane masa, açık mutfak ve iki tane bölme vardı. O bölmelerin karşısında da iki duş ve iki tuvalet, iki de el yüz yıkama yeri vardı. Üst katta beş bölme, mescit dediğimiz orta alan vardı. Kapasite sorunundan kaynaklı oraya da ranzalar koyulmuştu. Bölme dediğimiz yerlerde de üç tane altlı üstlü ranza yani altı yatak vardı. Toplamda 48 yatak kapasitesi vardı. Koğuşa girdiğimde 41. kişiydim. Benden bir gün önce olay olmuş, 61 kişilik koğuştan 20 kişiyi almışlar, dağıtmışlar başka koğuşlara. Ben girdiğimde bunları bilmiyordum. Benim zamanımda yatak problemi falan olmadı ama ilk gün mescit olarak kullanılan orta alanda üst ranzada yattım. Ama koğuş dolu olduğunda yerlere yatak atılarak yatılıyor. İlk gelen yaşı yüksek değilse yer yatağında yatıyor. Ranza dışında fazla yataklar da vardı. İhtiyaç durumuna göre…
-Peki siz sandalyede kaç gün geçirdiniz, geceleri de sandalye üzerinde mi oturdunuz?
Ben iki gün oturdum. Geceleri ise yatağınızı gösteriyorlar orada yatıyorsunuz. Yemeğinizi de o sandalyenin oradaki masada yersiniz. İçeriye girdim ve bir çocuk yanıma geldi. İlk önce ürkerek bakıyorsunuz. Tanıdığınızda ise bambaşka bir gözle bakıyorsunuz. Sert tavırla yanıma geldi ve ‘avluya alalım sizi’ dedi. İçimden ‘eyvah’ dedim. Avlunun ortasında mazgal vardı. Biri orada bir şey yıkıyordu. Çok temiz yüzlü bir çocuktu. Döndü bana ‘Geçmiş olsun abi’ dedi.
-O cezaevinin raconu bir cümle değil mi?
Normalde denmezmiş ilk gelene. Diğer kişi, beni avluya alan kişi o çocuğa dönüp ‘Muhatap olma’ dedi sert bir şekilde. Ondan sonra o da kafasını çevirdi. Sonra iki kişi çıktı avluya. Birinin elinde sopa var. ‘Eyvah dayak yiyeceğiz herhalde’ dedim. Aklınızdan bir sürü şey geçiyor o anda. Çocuk ‘Abi dedi şeyleri çıkart’ dedi, yorganını, nevresimini… Arkadaşlar sopayla dövecek dedi. Meğer geçici koğuştan gelenler tahta kurusu getirmesin diye çarşafı nevresimi güneşte sopayla dövüyorlarmış. Bu bir rutinmiş. O sırada da bağırır birileri ‘camları kapat’ diye. Camlar kapatılır ki tahta kurusu camlardan içeriye girmesin diye.
-Sonra ne oldu?
Koğuş yetkilisi kim olduğumu anladıktan sonra bir anda içeride yayılmış zaten. Benim Fenerbahçe kongre üyesi olduğumu öğrenen çok koyu Fenerbahçeli bir çocuk geldi. ‘Abi seni bizim masaya aldıracağım, girişimde bulunuyorum’ dedi. Sonra bir iş adamı geldi yanıma, sohbet etti biraz benimle. ‘Seni benim bölmeye alacağım’ dedi. Bölmelerde 20 kişi gittiği için boş yerler vardı. En sonunda gelişimin ikinci günü Fenerbahçeli arkadaşı kırmayayım diye onun masasına, iş adamı abinin de bölmesine geçtim.
-Bölmeler bir statüyü mü gösteriyor yoksa sırayla mı?
Koğuşa ilk gelen kişi, tahliye olanlar varsa mescit olarak kullanılan ortak alandaki yerdeki ranzalardan sırası gelmişse bölmeye geçer.
-Koğuşta adalet var mı?
Bu koğuş sorumlularına bağlı. Karavana geliyor, kişinin istihkakını kendilerine ayıranlar olduğunu duyduk. Mesela sulu yemeğin içindeki etleri kendine alanları duyduk. 10 tane kavun geliyor, 7 tanesini kendisine alıp 10 kişiye, 3 tanesini 50 kişiye dağıtıyor. İnsanların istihkakına kadar çökenler de olabiliyor. Yani içerisi kolay bir yer değil.
-Koğuştaki işleyiş nasıl, sorumlu neye göre seçiliyor?
Koğuş sorumlusuna ‘mümessil’ deniyor. İdare açısından bu yasak, böyle bir durumu tanımıyor. Ama idare bu durumu bir şekilde de biliyor. Mesela benim ilk geldiğim gün, 20 kişi başka koğuşlara dağıtılınca, kim mümessil olmalı tartışmasına denk geldim. Ondan sonra bütün herkes orada birisine ricacı oldular sen götür diye. Uzun yatarı olan, hapishane kültürünü bilen kişi oldu mümessil. Uzun süre o götürdü. Giderken o kişi, 55 kişiydik koğuşta o zaman, ‘benden sonra Altan Abi devam ettirsin’ diye önerdi. Kabul etmedim, bu koğuşun mümessile ihtiyacı yok dedim. Ondan sonra kimse mümessil olmadı. Hatta bir gün şöyle bir şey oldu. Sabah akşam sayım olur saat 8’de. Bir sabah sayımına hapishane müdürü geldi. Sohbet ediyordu sayım sırasında insanlarla. ‘Bu koğuşun mümessili kim’ diye sordu. Belki de yoklama çekti. Kimse sesini çıkartmadı. Ben de ‘Sayın müdürüm bu koğuşta mümesil yok’ dedim. O da ‘demokrasi ile mi yönetiliyorsunuz’ diye espri yaptı. Ben de ‘evet demokrasi ile yönetiliyoruz’ dedim. Enteresan bir diyalogdu.
-Koğuşta ne tür kurallar vardı?
Mesela volta atmanın kuralı var. ‘Volta kesmek’ diye bir şey var. Avluda volta atarken birinin önünü kesmek kavga nedeni. Mesela masada sandalyede oturuyorsunuz, sandalyeyi sürerek çekip kalkmak olmaz, sandalyeyi kaldıracaksınız öyle kalkacaksınız. Karşınızdakine küfür anlamına geliyormuş. Bacak bacak üstüne atmak yasak mesela. Sessizlik saatleri var. Çok önemli sessizlik saatleri. Biz bunların çoğunu esnettik konuşarak.
-Nasıl bir koğuştu, kimlerle kaldınız?
Cinayet ve uyuşturucu dışındaki katalog suçlardan tutuklu olanlar vardı. Yasa dışı bahisten çok insan vardı. Koğuşta üç ya da dördüncü günümdü. Bir arkadaşım geldi 5 kişilik koğuşlar var, oraya geçebilirsin istiyorsan dedi. İstemedim. Belki buradaki insanlardan birinin hayatına dokunacağım diye… İngilizce ders saatleri koyduk. Satranç saatlerimiz, dama saatlerimiz vardı. Sabah 8'deki sayımdan sonra genelde herkes yatar tekrar. Öğlen 12'ye kadar sessizlik saatidir. Çıt çıkmaz içeride. Benim için kitap yazma saatleriyli o saatler. 18 yaşından 79 yaşına kadar insan vardı. Çoğunluğu gençlerdi. Onların işlediği suçlara baktığınızda mali suçlar, bahis suçu vs…. Çocuklar çıkınca bu işleri yapmayın falan dediğimde ‘Abi ne yapacağız biz çıkınca, ailemizi nasıl geçindireceğiz’ diyen de vardı. Bu ülkenin ekonomik durumuyla ilgili diye bakıyorum.
-Tutukluluk incelemesinin olduğun günler nasıldı koğuştaki hava?
28 günde bir SEGBİS’le bağlanıyorsunuz ve tutukluluk değerlendirmeniz yapılıyor. İşte hazır olun bir saat sonra SEGBİS’e çıkacaksınız diyorlar. Tutuklanmadan önce savcılık ifademde avukatlar ‘irtikaptan tutuklayamazsınız Altan Bey'i. Çünkü Altan Bey memur değil’ dediler. Ama tutuklandım. 15 gün sonra tutukluluğuma itiraz edildi, çıkarım diye düşünüyordum. Koğuştakilerin hepsi güldü. Sonra ilk tutukluluk incelemesinde çıkarım falan diyordum. Sonra çocuğun bir tanesi ‘Hepimizi topluyorlar, SEGBİS’e götürüyorlar. Ekrandan bağlanıyorsun. İsmin okunuyor, tutukluluğa devam deyip gönderiyorlar’ dedi. Ben de ‘nasıl yani, bir şey sormuyorlar m?’ diye sorunca ‘yok’ yanıtını verdi. SEGBİS göstermelik bir şey anlayacağınız. Neyse ilk SEGBİS’e çıktığım gün, aynı dosyadan başka arkadaşlar da var, 7 kişi dizildik ekranın karşısına. İsimleri okundu. Ondan sonra mahkeme ‘tutukluğun devamına’ dedi. Bir dakika, bir şey söyleyebilir miyim dedim, mahkeme başkanı ‘buyrun’ dedi. Ben bir düşünce kuruluşunun başkanıyım, kamu görevlisi değilim, isnat edilen suç irtikap, irtikaptan yargılanamam dedim. Hakim siz kamu görevlisi değil misiniz dedi. Yok, değilim dedim. Ondan sonra hakim ‘Kayda geçin, Altan Ertürk kamu görevlisi olmadığını, irtikaptan yargılanamayacağını’ söyledi. ‘Tutukluluğunun devamına…’ dedi. Herkes ‘biz sana söylemiştik’ dedi.
-Duruşma tarihini öğrendiğinizde…
İlk önce iddianameyi bekliyorsunuz. O zaman 8 aydır iddianameye bekleyenler vardı içeride. İddianame süreçleri çok uzun. Bir de o tutukluluk değerlendirmeleri de bu şekilde yapıldığında bir anlamı kalmıyor. Bir insanı atıyorsun içeriye. Mahkemelerde ciddi bir iş yükü var. Dosya yükü var. İnsanlar iddianame çıkınca duruşma gününü bekliyor, o zamana kadar uzun süre yatmış oluyorsun. Kamuoyu baskısı olan bir dava bizimkisi. Duruşma günü aralığa verilse ne güzel olur diye düşünüyoruz. Hep bu hayalleri kuruyorsun. Önce 18 Aralık diye düştü UYAP’a. Sevindik ama sonra 9 Mart oldu.
Bir ayda çıkarım, iki ayda çıkarım, üç ayda çıkarım, benim bir şeyim yok derken… Öyle alıştıra alıştıra alıştıra… Hukuk sistemi şeye dönüşmüş; delile dayalı bir tutuklama sistemi değil. Şu çok yaygın, her şeyi örgüte sokalım. Örgüt olunca katalog suç oluyor. O zaman tutuklama kararı veriliyor. Ondan sonra herkesi bir çuvalın içerisine atalım. Herkes tutuklansın. Onların içerisinden kırılmalar olsun, itirafçılar çıksın, iftiracılar çıksın. Hukuk sistemi buna dönüşmüş.
-Yaşadıklarınız nedeniyle hukuk bilginiz arttı mı?
İçerideyken 50 tane iddianame okumuşumdur. Koğuştaki herkes geliyordu bana okutuyordu iddianamesini. TCK kitabım vardı. Benim odamda toplanılırdı. Herkes ‘Abi isnat edilen suç bu, yatarı ne kadar’ falan diye… Müddetname hesaplayan da olduk orada.
Delil olmadan tutuklama, ifadeye dayalı tutuklama çok yaygın. Sanık suçsuzluğunu ispatlamak zorunda. Mahkemeye çıktığınızda durum değişiyor. Ama insanlar aylarca tutuklu kalıyor.
-Yemek sorunu oluyor muydu, içeride yemek yapabiliyor muydunuz?
Günde iki öğün karavana geliyordu. Öğlen ve akşam. Ama onun dışında haftada bir kantin alışveriş hakkımız vardı. İlk başta haftalık 3 bin 500 lira kantin alışverişi yapıyorduk. Yılbaşından sonra 5 bin liraya çıktı. Bizim koğuşta bir otomasyon sistemi vardı. Televizyonun, masaların olduğu katta bir telefon kabini var. O telefon kabinin içerisine girdiğinizde telefon görüşmenizi oradan yapıyorsunuz. Eğer örgüt üyesi değilseniz haftalık 60 dakika 6 telefon hakkınız var. Görüntülü konuşma hakkınız da var. Örgüt üyeliğinden suçlanıyorsanız haftalık 10 dakika ve görüntülü konuşma hakkınız yok. Telefon kabinin de bir otomasyon sistemi de var. Kantin diye giriyorsunuz, kantindeki listeler çıkıyor. Pazar akşamları gece 12'den sonra açılır. Sırayla herkes kabine girer kantin siparişini verir. Masa olarak ortak alışveriş yapıyorsunuz. Her masa genelde şöyle dağıtılır: Kantin alışverişi yapabilecek ekonomik gücü olan iki üç kişi ile ekonomik gücü olmayan iki üç kişi şeklinde dağıtılır ki kişi rencide olmasın ve dayanışma olsun diye…
-Dayanışma vardı yani…
Var ama bozulduğu yerler de var. Ama bizde kardeşlik, dostluk, dayanışma vardı. İçeride iki buzdolabı vardı. Buzdolaplarının rafları masalara verilmişti. Kantinden aldıklarımızı bizim masaya tahsis edilmiş rafa koyardık. Yemekler semaverde yapılırdı. İki tane semaverimiz vardı. Semaver dediğimiz böyle geniş bir semaver. İnanılmaz yemekler yapıyordu çocuklar. Bazen de karavanadan gelen yemekleri dönüştürüyorduk. Salataları ben yapıyordum. Sabahları yumurta haşlanmış gelirdi. Göz yumurtayı, omleti, bunları çok özledik ama haşlanmış yumurtadan menemen yapardık. Börekler yapılırdı.
-Yufkayı kantinden mi alırdınız?
Lavaş ekmekten yapıyorduk. Ben kitap yazarken Kapalıçarşı esnafından bir ağabeyimiz vardı. İyi bir restoran sahibi ağabeyimizdi. Mesela o yemek kitabı yazdı. Ben de ‘Hapishane yemekleri kitabı’ çıkartacağım diyordum.
-Cezaevlerinden Türkiye okunabilir mi?
Çok net okunabilir. Dışarıdaki insanın, hiç bunları yaşamamış insanın cezaevinde yatan insana karşı başka bir algısı vardır. İçeri girip o insanları gördüğünüzde bambaşka bir şey görüyorsunuz. Cezaevlerinden Türkiye okunabilir mi sorusunu biraz daha inceltirsem, yaptıkları eylemin suç olduğunu bilmelerine rağmen ‘Yapmak zorundayız’ diyen gençler var içeride. Bilmeden yapanlar da var. Mesela şu IBAN meselesi. Bilmeden ya da bilerek banka hesabını veriyor. Kız arkadaşının IBAN'ını kullanıyor çocuk. Kız arkadaşını sokuyor işin içerisine. Ya da ‘Urfa işi’ denen bir durum var. İşte kendisini savcı, polis diye tanıtıp insanları dolandıranlar var. Herkes cezaevine girebilir.
-Bu hukukun öngörülemez bir noktaya gelmesiyle mi ilgili?
Tamamen öyle. Bizde tutuklu hükümlü sayısı galiba 400 bin civarında. 86 milyon nüfusun binde 5’i yapıyor. Avrupa Birliği ortalaması binde 1. AB ortalamasının 5 katı. Bu ülke bunu hak etmiyor. Oradaki gençler bunu hak etmiyor.
-Altan Bey adli suçlardan yatanlar nasıl bakıyor adalet sistemine?
Hukuk yok, adalet sistemi çökmüş, çokça söylenen bir şey. Anketlerde hukuka olan güven yüzde 20'ler seviyesine inmiş durumda. Bunu tamir etmeliyiz. Bunu söylesem belki bir sürü eleştiri alırım ama genel aftan başka çıkar yol görmüyorum. Adalet sisteminin bu kadar çok yara açtığı ve hukuk sisteminin bu kadar ciddi yara aldığı, çöktüğü bir dönem muhtemelen afla tamir edilir.
-Belki birilerinin hayatına dokunurum diye koğuşunuzu değiştirmemişsiniz, mesela sizin koğuşta ne değişti?
Pazartesi günleri, bir hafta halk kütüphanesi, bir hafta kurum kütüphanesi olmak üzere kitap dilekçesi yazardım. Pazar gecesinden 10 kişiye kitap listesi hazırlardım. Hayatı boyunca bir tane kitap okumayan çocuk, günde 100 sayfa kitap okuru oldu mesela. İki kişi kitap yazmaya başladı. Ben yazınca ‘Abi ben de yazacağım’ dedi. 11 ay 12 ay hapis yatıp daha bir kere bile avukatı gelmemiş olanlar vardı. Avukatlarım haklarını helal etsinler, ‘koğuşta birisi var, bunun böyle böyle bir durumu var. Bununla ilgili ne olur’ diye kendimden çok koğuştakilerle ilgili görüşlerini alıyordum onlardan.
-Tahliye kararı koğuşta nasıl yaşandı, siz gelmeden haber gelmiş miydi koğuşa?
Televizyondan öğrenmişlerdi. Bizde Halk TV ve Sözcü TV yoktu. Başka televizyonlardan öğrenmişlerdi. Bağ kuruyorsunuz içeride. Tutuklu koğuşu olduğu için bir sirkülasyon var. Ama ortalama 3 ya da 4 ay arkadaşlık yapıyorsunuz. Tabii uzun kalanlar arasında bir sene arkadaşlık yapanlar da var. Hapishanede kurulan dostluğun daha güçlüsü herhalde bir cephede, savaşta omuz omuza savaşırken kuruluyordur. Özgürlükleri kısıtlanmış insanlar arasında kurulan dayanışma ve bağ herhalde çok güçlü. O yüzden her tahliye hem büyük sevinç hem de ciddi burukluk içeriyor. Koğuşa herhalde gece 1.30, 2.00 gibi falan girdim. Herkes ayaktaydı. Bağrışlar, çağrışlar, heyecanla karşıladılar. Mahkeme kararının sisteme düştüğünü koğuştaki telefon aramaya kapatılıyorsa anlıyorsunuz. Ben 10 dakikada bir telefon kabinine giriyordum. Karar düştü mü düşmedi mi diye.
-Bir dakika bile uzun mu?
O saatler geçmedi. Çocuklar yemek yapalım falan dedi. Benim bir şey yiyecek halim yoktu. Sonra sabah 4'e kadar oturduk. Mahkemeye git gel yorulmuştum. Çarşaflarımı toplamıştım idareye geri vereceğiz diye. İki tane çöp poşeti yapmıştım. Sonra çarşaf marşaf olmadan biraz uzanayım dedim. İki saat uyudum ve beni sabah 6 gibi kaldırdılar ‘Abi geldiler, hadi gidiyorsun’ dediler. Sonra herkes kapı ağzında toplanmış seni bekliyor. Sarıldık, tokalaştık, helalleştik. Ondan sonra bir kişi bağırdı: ‘Altan Ertürk tahliye, hakkınızı helal ediyor musunuz’ diye. ‘Helal olsun’ diye bağırıyorlar üç defa… Sonra alkışlar, ıslıklarla koğuş kapısından uğurluyorlar. Buruk bir sevinç yaşadım. Çünkü 9 Mart mahkeme sürecinde oradaki arkadaşlarla inanılmaz bir dayanışma oluştu, birliktelik oluştu.
-İçeride yazdığınız kitap neydi?
1914'ten başlayıp günümüze gelene kadar 100 yıllık bir hikaye anlatıyorum. Aslında büyük dedemle başlıyor 1. Dünya Savaşı'nda. Sonra dedem, sonra babam, sonra benim hikayem. Yani 4 jenerasyon bir ailenin hikayesi üzerinden, Osmanlı'nın son dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti ve bugüne geliyorum.
-Tahliye olduktan sonra bağlarınız koptu mu koğuştakilerle?
Tahliye olan hemen arıyor beni. Telefonda isimleri koğuşumuzun ismi nedeniyle C4 Ahmet, C4 Mehmet diye kayıtlı. Telefon numaram olmayanlar ise sosyal medyadan mesaj attı.
-İçeride dayanabilmeyi sağlayan ne oluyor, nasıl bir motivasyon?
Kendime göre bir disiplinim, rutinim vardı, onu oturtmuştum.
-Çıktıktan sonra ne yaptınız?
Çocuklarımla vakit geçirdim. Açık görüşe geliyorlardı ama kapalı görüşe geldiklerinde telefon hakkınızdan kesiliyordu. Telefonla zaten görüntülü görüşebildiğim için telefon hakkımı kaybetmeyeyim diye kapalı görüşe gelmelerini istemiyordum. Çünkü sarılamıyorsun. Arada cam var. Sevdiklerinizle hasret gidermekten daha önemli bir şey yok. Haftada bir gün de olsa duruşmalara gidiyorum. Tutuklu arkadaşlar bana diyorlar ki ‘ne işin var, niye geldin.’ ‘Asıl sizin ne işiniz var orada, benim burada olmam normal de, sizin orada olmanız normal değil. Bir an önce siz çıkın, siz gelin diyorum.’ 107 tutukluyduk, 18 kişi çıktık. İki gün sonra yine birçok arkadaşımız çıkar diye ümit ediyorum. Savunmamda da söyledim. 107 tane hikaye var. Her biri hem benzerlikler içeriyor hem apayrı hikayeler… 107 hikayenin hepsinde gözyaşı var, üzüntü var. Çok zor. Bir an önce hepsi özgürlüklerine kavuşur inşallah.
-Tutuklandıktan sonra selamı sabahı kesenler oldu mu?
12 Eylül'de evimize her gün polis baskını olurken bir anda, her gün bizim evden babamın yanından, ‘başkan başkan’ diye çıkmayanlar insanlar bir anda elini ayağını kesmişti. Hiç beklenmediğiniz insanlar ise bir şeye ihtiyacınız var mı diye sormuştu. Ben bunu gözlemlediğimde 10 yaşındaydım. Yalnız kaldım mı, kalmadım. Ziyaretçim çok oldu. Avukatlar, milletvekilleri, eski milletvekilleri, her cenahtan… Gelmeyenlerin de canı sağ olsun. Kimisi aradı niye gelemediğini izahını verdi. Zaten avukat ya da milletvekili değilsen izin almak çok zor. Haber gönderenler oluyordu, o bile yetiyordu. Hiç arayıp sormayan ama çıktıktan sonra ‘geçmiş olsun’ diye mesaj atan da oldu.
-Kimseye kırgınlığınız var mı, zira itirafçı olanlar da oldu?
Ben olaya kişisel bakmıyorum. Olaya ülkenin geldiği nokta olarak bakıyorum. Delil olmadan tutuklama, tutuklu yargılama süreçleri, uzun tutuklu yargılama süreçleri, ifadelere dayalı tutuklama yaygınlaşmış, normalleşmiş. Aylarca iddianamesi çıkmadan yatan genç bir çocuk bir gün geldi ve dedi ki ‘Abi bir dilekçe yazalım. Savcıya şunu demek istiyorum. Ben dayanamıyorum. Artık bıktım. Ya benden ne istiyorsa söylesinler. Ben yazayım.’ 12 Eylül dönemine referans verdim savunmamda. İnsanlar o dönemde en ağır işkencelerden geçtiler. Şimdi de insanların direncini kırmaya dönük bir işkence var. O gün en ağır işkencelere maruz kalan, insanın önüne iftiraname, itirafname, ne dersen koyulduğunda imzalamıyordu. Bugün tutukluk korkutmasıyla adamlardan her istediğini alabiliyorlar. Toplumun ahlaki yargıları, değerleri mutlaka tartışılması gereken bir şey. Değerler olarak biz nereye geldik? ‘Bir gün hapis yatacağım’ korkusuyla annesine, babasına iftira atacak noktaya gelmiş insan. İBB davasında 79 tane itirafçı saydım. Geri çekenler oldu.
Bunları yaşayan arkadaşlara karşı bir sorumluluğumuz var. Siyasetin içerisinde olup burayı yakından takip etmeyen insanların içeride olanların gerçekten neler yaşandığını bildiğine dair şüphelerim var. Diyorlar ya ateş düştüğü yeri yakıyor. İnsanlar normal hayatlarına devam ediyor. Buraya girmeden önce de dert ediniyorduk. Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Tayfun Kahraman ve Can Atalay’ı şimdi daha hissediyorum, içimde hissettiğim acı çok derin. Dışarıda olanlar bence içeride yaşanan dramın o kadar farkında değil, içselleştiremiyorlar. Ben 6,5 ay yattım, çıktım. Kimisi iki sene yatar, kimisi üç sene yatar, çıkar. O çıktı, bu çıktı. O mağdur, bu mağdur. Biri girer, biri çıkar. Bu nereye kadar böyle devam edecek? Bu ülke böyle mi devam edecek? Biz bunu dönüştüremeyecek miyiz? Siyaset yapma biçimini, siyasetin dilini değiştiremeyecek miyiz? Başka bir yönetim anlayışının mümkün olduğuna inanıyorum. / T24
28 NİSAN’LAR
1920 - Azerbaycan, Sovyetler Birliği'ne katıldı. (1991'de tekrar ayrılmıştır.)
1935 - Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nin adı, Kızılay olarak değiştirildi.
1936 - Mısır'da Kral Fuad'ın beklenmeyen ölümü üzerine, 16 yaşındaki Prens Faruk Kral oldu.
1945 - İtalyan diktatör Benito Mussolini ile metresi Clara Petacci kurşuna dizildi. Cesetleri bir benzin istasyonunda ayaklarından asılarak teşhir edildi.
1950 - Nightingale Hemşire Koleji, İstanbul'da açıldı.
1960 - İstanbul Üniversitesi'nde çıkan olaylarda, Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz öldü. İstanbul ve Ankara'da sıkıyönetim ilan edildi.
1963 - Topraksız köylüler Adana'da yürüyüş yaptı.
1967 - Expo '67 fuarı, Kanada'nın Montreal kentinde halkın ziyaretine açıldı.
1969 - Fransa'da yapılan referandumda, "hayır" oylarının fazla çıkması üzerine Devlet Başkanı Charles de Gaulle istifa etti.
1971 - Sıkıyönetim, Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi. Cumhuriyet ve Akşam gazeteleri 10 gün süreyle kapatıldı.
1975 - CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Erzincan'da taşlı ve silahlı saldırıya uğradı.
1977 - Batı Almanya'da Kızıl Ordu Fraksiyonu üyeleri, Gudrun Ensslin ve Jan-Carl Raspe ömür boyu hapse mahkûm oldu.
1979 - Sovyetler Birliği'nin ilk uçak gemisi 'Kiev 28', İstanbul Boğazı'ndan geçti.
1980 - Abdi İpekçi'nin katil zanlısı Mehmet Ali Ağca, İstanbul'daki yargılamada gıyabında idama mahkûm edildi.
1980 - Türkiye'de 12 Eylül 1980 Darbesi'ne Giden Süreç (1979- 12 Eylül 1980): Yurt sathında 21 kişi öldürüldü.
1984 - Türkiye'nin Tahran Büyükelçiliği Sekreteri Şadiye Yönder'in eşi olan ve aynı zamanda İran ile Türkiye arasında ticaret yapan iş insanı Işık Yönder, ASALA militanı tarafından öldürüldü.
1988 - Ermeni örgütü ASALA'nın kurucusu Agop Agopyan, Atina'da kimliği belirlenemeyen iki kişi tarafından öldürüldü.
1988 - Aloha Hava Yolları'nın 243 sefer sayılı uçuşu sırasında meydana gelen patlayıcı dekompresyon sonucu, uçağın yolcu kabininin ön kısmında 35 m²'lik bir kısım koparak uçaktan ayrıldı. Uçak, Maui adasındaki Kahului Havalimanına acil iniş yaptı.
1993 – İstanbul’daki Ümraniye çöplüğü, biriken metan gazı yüzünden patladı: 39 kişi öldü.
1996 - Avustralya, Port Arthur katliamı. 35 kişi öldü.
2001 - Milyoner Dennis Tito, dünyanın ilk uzay turisti oldu.
2003 - Kıbrıs Cumhuriyeti ile serbest geçişler çerçevesinde 25 binden fazla Rum, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne geçti.
2008 - Çin'in doğusundaki Şandong bölgesinin Zibo şehrinde bir yolcu treni raydan çıkarak başka bir trene çarptı; 70 kişi öldü, 420 kişi yaralandı.
2023 – “Nitelikli dolandırıcılık” suçundan yargılanan, kamuoyunda ‘Jet Fadıl’ olarak bilinen Fadıl Akgündüz 2 bin 504 yıl hapis cezasına çarptırdı.
2025 – İspanya ve Portekiz’de meydana gelen ve yaklaşık 15 saat süren elektrik kesintisi, son yılların en büyük enerji krizlerinden biri olarak kayıtlara geçti.
28 NİSAN’DA DOĞANLAR
1908 - Oskar Schindler, Alman iş insanı (Yahudileri soykırımından kurtaran) (ö. 1974)
1926 - Harper Lee, Amerikalı yazar ve Pulitzer Ödülü sahibi (ö. 2016)
1937 - Saddam Hüseyin, Irak'ın 5. cumhurbaşkanı (ö. 2006)
1941 - Ann-Margret, İsveçli-Amerikalı oyuncu, şarkıcı ve dansçı
1970 - Diego Simeone, Arjantinli futbolcu ve teknik direktör
1974 - Penélope Cruz, İspanyol sinema oyuncusu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Akademi Ödülü sahibi
28 NİSAN’DA ÖLENLER
1978 - Muhammed Davud Han, Afganistan Devlet Başkanı (d. 1918)
1978 - Muammer Karaca, Türk tiyatro sanatçısı (d. 1906)
1988 - Agop Agopyan, ASALA'nın kurucusu ve lideri (d. 1951)
1999 - Alf Ramsey, İngiliz teknik direktör (d. 1920)
2002 - Cüneyt Canver, Türk siyasetçi, gazeteci ve yazar (d. 1952)
2007 - Ümit Haluk Bayülken, Türk diplomat, siyasetçi ve eski Millî Savunma Bakanı (d. 1921)
.jpeg)
Yorumlar
Yorum Gönder