EKREM İMAMOĞLU SİLİVRİ'DE / AVUKATLARININ BEYANI

 


EKREM İMAMOĞLU AVUKATI TORA PEKİN SAVUNMASI – 17.10.2026

Sayın Başkan, Sayın Üyeler öncelikle bu ek savunmalarla ilgili olarak da tabii ki kendi aramızda değerlendireceğiz ve gerekli beyanlarda bulunacağız ama asıl olan müvekkilimin 4. gününde yapmış olduğu savunma. Geçen buradan içerikten sonra tekrar size beyanda bulunacağız. Şimdi 578 gündür süren bir tutuklamanın gölgesi altında müvekkilim Sayın Ekrem İmamoğlu'nun sorgusuna ek beyanlar için söz aldım. Öncelikle aslında ben almamalıydım bu sözü. Sözü Avukat Mehmet Pehlivan almalıydı. Hem bir hukukçu, hem savcılıkta o vardı. Şüpheli evresinde, savcılıkta benim müvekkilimle birlikte o vardı. O da burada olmalıydı, bu savunmayı da o yapmalıydı, ben de bunu kendisine diye düşünüyorum. Bununla ilgili olarak ek beyanlarımı aktarmam gerek. Evet, tutuklamanın gölgesinde söz aldım diye söyledim ama üzerimize düşen tek gölge değil. Biz 19 Mart'tan bu yana süren sürekli kılınan bir darbenin gölgesi altındayız. Bu ülkede sayın İmamoğlu ve yargılananların çoğu bunları dile getirdiler, davasıyla da. Şimdi bu dava bitecek mi? Yoksa Adalet Bakanının da ifade ettiği gibi ek iddianamelerle sonsuza kadar sürecek mi, bunu bilmiyoruz.

Bu belirsizliklerin gölgesi altındayız. Bunu sayın İmamoğlu söylemişti. Ben ekliyorum; sizin de bildiğinizi düşünüyorum, sizin de zorlandığınızı düşünüyorum. Neden çıkartıldı bu söylem de demeyeceğim çünkü bu beyanla beraber duruşma saatleri bir normale geldi. Duruşma saatlerimiz gece yarılarından doğru 10'a kadar çekilmişti herhalde o da bence normal saat değil ama bu beyandan sonra biraz daha rahatladınız. Yani tamam ben bu yargılamayı sıktıracağım diyorsunuz ondan sonra da takdir edenler gerçekten dediğiniz gibi itirazımız da olsa. Ama 400'den fazla yargılananı dinlediniz, beyanını sorguladınız. O aşama bu beyanın arkasından o hız, yine bitirelim dediniz bence zaten hani fazla da uzatmamışız ama makul saatlere geldi, 6'ya, 7'ye geldi saatler. Ben biraz sezgisel, şöyle düşündüğünüzü düşünüyorum yani: Ya sürekli bana ek iddianame göndereceklerse, 2 gün gönderiyorlar. Yaptığına sonrasında basının yayın, daire başkanlıkları. İddianamesi geldi, siz de kabul ettiniz. Sürekli buradaki sayı artacaksa, yargılanan sayısı ve bu sayısı artacaksa, gece yarılarına kadar yapmaya gerek yok yani. İşi bitiremiyoruz. Ondan sonra o makul saatlere geldi, 18.00'e dedik, 19.00'a dedik, ona gerek yok diye düşünüyorsunuz diye düşünüyorum, tahminimce.

Şöyle; evet, bu gölgeleri anlattım. Nelerin üzerimize gölge düşürdüğünü anlattım ama bu kısır döngü sonsuza kadar gidebilir. Çok kötü bir dönemde, dava denilmeyecek bir zor kullanmayla karşı karşıyayız Sayın Başkan, Sayın Araştırmacılar. Şimdi bence bu zor kullanmaya karşı, bu darbeye karşı sürekli kılınmıştır. Bir darbeye karşı asıl olan Sayın İmamoğlu'nun 4. günündeki söyledikleridir. Yani sorgu aşamasında bu beyanın üzerine daha fazla söz söylemeye anlam da yok diye bunu düşündüm. Tabii sorgunun bitmesi sırasında Sayın Başkanım, siz kurmadan, biz çalışıyorduk. Orada bir dile getirilmesi var, 4. gün dile getirilmesi var, yüreklere seslenen bir dile getirilmesi var. Doğrusu isterseniz bunun üzerine, bu sesi yankılamak dışında, daha fazla bir şey söyleyelim söylenmez mi? Bunu düşündüm. Bu soru, beni başka bir soruya götürdü. O da şu; Sayın İmamoğlu, vekaletimi üstlendiğimden beri doğal olarak, en şık dosya. En başlarda aynen. İlk FETÖ operasyonu olduğu zaman doğal olarak her operasyonda doğal bir reflekstir, her şeyi inceleyip varsa yalan söylenen bir şey. Niye alındı, yani müvekkilim niye alındı? Bir şey var mı? Yani dosyada bir şey var mı, 2 tane soru.

Bu soruyu ilk duyduğum andan itibaren, iddia edenin yanıtı şuydu: Ha tamam, aynen bu yanlış. FETÖ'nün abisi veya sözcüsü izlemiş biliyorsunuz kendilerini söyledikleri öyle bir ilgisi var, delili var. Ki şu an hakikat, bu konuştuğumuzun başlamasından itibaren, önce FETÖ. Sonra geçen hafta, ATV kapanacak, onlar yok falan filan sadece suçlama falan. Bir şey soracaksa soracak aynen. Sinem Hanım niye alındı? 1,5 senedir anlatıyor çocuklar. Bu soru yanlış bir soru. Niye alındı sorusu yanlış bir soru. Dosyada bir şey var mı sorusu yanlış bir soru. Tamam mı? Dosyada bir şey yok. Yokluğunu değil, ama yanlış bir soru. Bu soruyu sormak bizi muhalefet iktidarına götürür. Belediyelere çökmek. Şaka değil. 17 belediyeye İstanbul içinde 16 belediye başkanı tutuklandı. Geriye kalan operasyon yapılmayan 8 tane belediye. Ve herhalde hepimiz düşünüyoruzdur, o ilçelerdeki memurlar, bürokratlar, belediye başkanları da acaba yarın sabah bizim kapımızı da çalacaklar mı diye düşünüyorlardır.

Sayın İmamoğlu sözünü yankılamak demiştim. Evet otoriterlik, otoriterizm ve faşizm bu sesi yankılamaya çalışan benim ama ona ilham veren bu süreklileştirilmiş darbedir. Şimdi o yüzden ben de aslında bütün deliller ikame edilip tartışılmadan, tanıklar dinlenmeden tutukluluk esas hakkındaki mütalaaya cevap verir gibi bir cevap zaten veremeyecektim ama işte bu kadar konuşmadır diyorum. 100 küsur 200.000 gündür de geçeyim başkanım sözüm öncelikle söyleyeyim. İlk duruşmalarda neler oldu, neler bitti. Sizinle pek çok sıkıntı aşamasında yaşadığım ya da benim de yaşatmaya çalıştığım söz aldığım kadarıyla anlatmamın dışında ben de verimli değilim. Bunları burada konuşuruz diye düşünüyorum. Hatta tutanaklarım da elimde, tek tek yapacağım. Ben 1. maddeden, geldiğimiz bu aşama, delillerin ikamesi aşamasına kadar maddelerde de ortada neler yaşandı diye de anlatmayı düşünmüştüm. İtirazlarımı dile getirecektim. Sadece bütün suçlarda tutuklama yasal değil. Ben nerede konuşuyorsam, annemlerle, arkadaşlarımla, ailemden yerlerde verdiğim yanıt geçerli. Sadece yanlış söylemiyorum, neden değil ki, hak değil, yasal formasyon gerekiyor.

Yüzde 100 siyasi bir iddianameye karşı, size burada kanun anlatacağım. Bugün burada uyanık bir aydınlanma yaşamadığımız için şuursuzluk. Yani çok şey söylenebilir, söylenebilir ama son kertede 4 gündür sürmekte olan böylesi bir sorgunun düzeninin, ben hukuki olarak söyleyeceklerimi ertelemeyi tercih ediyorum. Onları söylemeyeceğim ama bunun sadece bir tane istisnası var. O benim sorumluluğum görevim, avukat olarak sorumluluğum, hem de, geri kalan 51 tutuklu arkadaşımız içinde… Tabii ki onlara adana ben tahliye talebinde bulunacak değilim, öyle bir hadsizlik yapmam ama, dediğim hukuk konuşmama şu anda gerek yok dediğim haldeki hukuk konuşma zorunluluğu bana veren, bu toplumsal, bilincin, toplumlu tutuklanması, 1,5 yılı geçti, çok da öte tutuklama, işte içerilmeyen bir dosya, Ancak dosyanın önemli bir dosya olduğunu karar verdiğini görüyoruz, asla kabul edilebilir bir, tutuklamadan, hatta bir kişiselleştirilmiş bir tutuklama gerekçesi yok, ondan bahsedemeyiz. Böyle çünkü kaldırılması gerektiğini konusunda yüzde yüz eminim, sadece bu, bu kapsamda bir şey söylemek istifade, onu, bir şey söyleyeyim.

Sayın Başkan, mahkemenin ilk oturum aralarında söylediğimiz, dilekçemizde söylediğimiz, siz bir ara hani celse dışında, mikrofona yansıyan farklı bir görüş olduğunu söylediğiniz yanlış duymadıysam, CMK 103 kapsamında ben 23 kişinin, yani daha doğrusu tahliye serbest bırakılması gerektiğini düşünüyorum ama, tabii ki 102. madde 4. madde, pek bir şey de vermiyor, fırsat vermiyor başka bir şey, yani diyor ki, asli cezası suçlarda tutuklama süresi 1 yılı aşamaz uzatılırsa 1 buçuk yıldır. İşte bu tablo gösteriyor. 22 kişinin, süresi, geçmiş durumdadır. Geri kalan için de görüyorsunuz, bunlar da geçmek üzere, yani arka arkaya falan onlar da, önemli ölçüde gerçekleşti, yaklaşmış durumdadır, gerek yok zaten normal bir, tutuklama, bu memlekete faydası ne olacak, insanlığa faydası ne olacak, küçük bir faydası yok. Baştan aşağı külliyen bir, kamu zararı, savcılık soruşturmasında, sadece insanlara daha fazla can ediliyor ve sürüyerek kapatabilirsiniz ki, tartışmayacağım yani. Bu 102. madde, tartışırsam sizin bir görüşünüz varsa, tabii ki gerekçenizde bunu görmek isteriz. Savcı bey de tutuklamaların devamını talep ederken 102. maddeye itirazımız, bir şey söylediğini, sizde bir gerekçe yazmadınız. Yani ben herhalde gerek yazabileceğimi şu düşünmüyorum ama, yani bak, çalışıp çalışıp, yani insanın konuşmuştur onlardan. 102. maddede, hayatta, o durumlardan bence açılacak bir yer yok, olunmamaktadır. Zaten hiçbir değiş yok.

Ama, aksi görüş değiştiğinizde, en azından bir gerekçe yazarsanız, kağıt üzerinde bizim bütün itiraz haklarımız, bunu biliyorsunuz. Yani sizin verdiğiniz bir karar, mahkemenin kaldırıp, olası yok, o olsun, yani biz yine de bunu test edelim. Bu kararı test edelim, hani orada, bir ağır ceza mahkemesinde test edelim. İleride de, işte Anayasa Mahkemesi'nde, yargılamada, sizin verdiğiniz bir ana mahkemesinde test edelim, kaldırabilir mi? Yararı yok. Sadece insanlar üzülüyorlar, mağdur ediliyorlar. Ha hepsini birden kaldırsanız ne olur? Bu soruyu ben yanıtladım. Yani bizim tarafımızdan çok büyük bir şok olur, böyle bir karar vermezseniz ama, ne olur? Onu, onu bilmiyorum, bir şey söylemeyeyim. Sizden başka bir şey düşünmüyoruz, yani içinde bulunduğumuz durum, belki de başka bir şey düşünmüyoruz. Yani bunun üzerinde çok ciddi bir baskı var, en baştan, Sayın Cumhurbaşkanından, İBB davası söylenen var, ama gene de, ben arayı vereyim, ben size sadece, hukukun önündeki, sorumluluğumuzu hatırlatmakla yetineyim. Ama şunu da tabii söylemek istiyorum. Yani 103. maddeyi söyledim. Asıl asıl olan 102. madde gerekince, 53, kişinin tutukluluğunun da sona ermesidir diye düşünüyorum.

Sözlerimi, bir cümleyle tamamlamak istiyorum sadece. Şöyle sesleniyor, olağanüstü halin kalıcılaştığı, işte buradan, olağanüstü halin sürekli eleştirilmesi tam, 19 Mart'ta yaşaması gibi, olağanüstü halin içinde zapt olunmuştur. Olağanüstü halin içindeyiz. Bütün bu gazeteci tutuklamaları, tutuklu erişim engelleri, gazete kapatmaları, internet sitesi kapatmaları, yani siyasi partinin hesaplarının kapatılması falan değil yani, bir suçlanma ibaresi var. Binlerden bir kararlar yanlış, yüzlerce binlerce tutuklama kararı yanlış, tamamen hukuksuz. Sulh ceza hakimlerinin sadece bir şey, Ankara'nın verdiği emirleri yerine getiren bir sopaya dönüşmüş, bunların verdiği üç beş kötüler var.

Bu bizdeki olağanüstü hal, avukat ben dedik, hukukçulara, sorumluyuz, davet ediyor. Sizi ilgilendiren konularda neden sessizsiniz? Ve bu aslında meslektaşlarına sesleniyor, en azından vicdanlara seslenmek, hepimiz de sesleniyoruz. Kendi üzerimize de alıyoruz, biz o tutuklama kararından sonra ses çıkarmamış, bizi ilgilendiren konularda olağanüstü hal, sonuncusu çıkar. Doğrusu ceza hukuku, yasası ve hocalarımız özellikle, ve onları çok düşünüyoruz, daha çok onlara gerek duyuyoruz, onlara gerek duyulur mu diyoruz. Belki toplu da yazmaları gerektiğini düşünüyoruz ki, etkilensin, yani.

Ama tabii bir de savcılara ve hakimlere ilişkin olarak söylendiği düşünülebilir. Ama değil, çünkü adam yine söyledi, sizi ilgilendiren bu işlere karşı hukukçular ne düşünüyorsunuz de ki, sizi ilgilendiren bu işlerin, kaynağı zaten, yani HSK'sından, Adalet Bakanlığı'ndan, işte en büyük şeye kadar, kıyıda köşede değil, suç ceza hakemliğine kadar, savcılığın kadar, Yargıtay'ına kadar, bir parçası, sorunun bir parçası olunuyor. Tabii ki bu kuşkusuz bütün her şeyi yansıtan haksız bir biçimde değil ama siyasi herhangi bir davaya baktığımızda, tablo ortada, siyasi herhangi bir davada, sadece siyasette ne değil, dışarıda bir şey yapmak çok zor durum ortada. Öyle olduğu için, tarihi sorumluluk sizde, yani bizim bir konuşma, avukatların konuşmamız, bence versin ki, sizinki esas sorun. Yani bu işlerin, bizi ilgilendiren çıkarları, bu işlerin bir parçası olarak mı, bu uyarlama devam edecek? Siz yoksa ayıracaksınız, yazacaksınız, işleyeceksiniz. Anayasa mahkemesi, insan hakları sözleşmelerinin tarafı olduğumuz, temelinde uyulması gereken her zaman bir şanssız olduğunu, bilerek, bu yurttaşınız sizin asla yalnız bırakmayacağınız bilmeniz, doğrular, ben bu sözlerle, sadece, toplumun tutuklama tarihi.

EKREM İMAMOĞLU AVUKATI FİKRET İLKİZ SAVUNMASI – 17.10.2026

Şimdi, yani sakin olmalıyım kendi kendime söylüyorum ama size de söylemiş olmakla fazla vaktinizi almadan kısaca bitirmem lazım. Konuşmamın bir işe yaraması gerektiği görüşündeyim. Şimdi, özellikle bu duruşma salonu hakkında birkaç söz edecektim; zaten rüyalarıma girdiği için. Ama 18 yıl önce kurulduğuna, 18 yıl önce bu duruşma salonunun yapılmasına karar verildiğini savunmada anlatacağım sonra. İkincisi; 9.3.2026 tarihli SEGBİS çözümlerinde bir hata vardı, onu söyleyecektim; söylemiyorum. Bizim de bir hatamız vardı, onu da daha sonra bilahare söyleyeceğim. Bütün bunların hepsini hiç vakit almamak için söylüyorum.

Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim: Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, 15 Ekim 2026 tarihi... Ve buradaki duruşma devam ederken saat 18.28'de web sayfasına şu açıklamayı girmiş:  "İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2026/208 esas sayılı dosyasının sanıklarından Ekrem İmamoğlu'nun 15.10.2026 tarihli duruşmadaki kamu davasına esas soruşturmayı yürüten yargı mensuplarını hedef alan ifadeleri nedeniyle kamu görevlilerine görevi nedeniyle alenen hakaret suçundan Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nca re'sen soruşturma başlatılmıştır. Kamuoyunun bilgilerine..." dedi. Bunu ne zaman ve nasıl öğrendiler, sormuyorum. Ama neden sormadığımı da biliyorum; nasıl böyle bir aşama yapıldığı konusunda biliyorum. Bunu da bir kenara koyuyorum.

Peki, nasıl başlamalıyız? Anlatmaya gerek olmadığı fikrindeyim. Çünkü sonuç olarak da hani siz "Şimdi toparlayın" diyorsunuz ya, öyle bir kelimeye de muhatap olmadığım, olmak istemediğim için geçiyorum. Ve iddianamenin nasıl bir iddianame olduğu konusunu özellikle altını çizerek Ceza Muhakemesi açısından anlatmak istiyordum; vazgeçtim, anlatmıyorum vakit olmadığı fikrindeyim. Ve tabii en güzeli itirafçıların itirafları, savunmaya bıraktım. Ve iddianame suçlamasında savcıların etik kuralları tek cümle: Hiçbir etik kuralına uymamışlardır; ne iddianame yazımında, ne duruşma düzeninde, ne de soru sorma düzeninde. Geçiyorum ama anlatacağım, şimdi değil. Özellikle savunmanın geldiği zaman tekrar döneceğim. Düzene uygun düşünülmeyen sanıklar suçlanır mı? Bir bakıma soruları sordular; "Devlet vatandaşına tuzak kurar mı?" Kurar, kurdu. E şimdi bütün bunları yan yana getirdiğimiz andan itibaren aynı cüretle bütün sanıkların yani: "Ey Başkan, sayın yargıçlar; birinci vazifeniz demokrasiyi, cumhuriyeti, hukuku, adaleti ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir" cümlesiyle başlayan anlatımımı bir kenara koyuyorum; onu da savunmada tekrarlayacağıma söz veriyorum.

Ötesi; Dreyfus Davası'ndan bahsedildi. Yani geçmiş 1894 yılından kalma bir casusluk meselesi ile ilgili olmak üzere "Acaba gerçek yürür mü?" sorusunu soracaktım. Sayın Başkan burada bütün gerçekleri yürüttü ve bütün gerçekler yürüdü. Hâlen yürüyor. Ben de bu konuya özellikle savunma aşamasında yürümek üzere soracağım, itham edeceğim ve suçlayacağım ama şimdi değil. O hâlde şimdi burada ben ne demeliyim ya da biz neyi anlatmalıyız? Biz hangi konunun üzerinde durmalıyız ki siz biraz sonra tutuk incelemesi yapacaksınız. Yani tutuklama ile ilgili bir inceleme yapacaksınız. Meslektaşım anlattı. Ama bir örnek olsun; hiç olmazsa anlattıklarımdan birisi bu anlamda akılda kalsın. İzmir'de benzer bir dava açıldı. İzmir'de hatta ve hatta görevi ihmalden açılmış olan bu davayla ilgili olmak üzere suça ilişkin tüm ihale dosyalarının ve belgelerinin soruşturma dosyasının içerisine alındığı, etki etme ve karartma ihtimali bulunmadığı görülmekle denildi ve 2025'e 629 esas sayılı davasında hukuk sistemimizde asıl olanın kişilerin tutuksuz yargılanması ve suçunun sabit olması hâlinde kararın kesinleşince cezasını infaz etmesi gerekli olup, yaklaşık bir buçuk yıl sonra başlayan soruşturmada tutuklama tedbirini devam ettirecek acil bir durum bulunmaması nedeniyle tensiple tahliye ettiler.

Sizin 10 numaralı kararınıza baktığımız zaman tensipteki şifahen sorgu sırasını bildireceğiniz konusunda bir karar verildi. Ve biz buraya 9 Mart tarihinde geldiğimiz zaman sizin ilk sorguladığınız konuyla ilgili olmak üzere "Siz hiç ceza davasına girdiniz mi?" diye sordunuz. İkinci bize sorduğunuz, sorguladığınız ise deneyimlerimizle ilgiliydi. Bize 201. maddeyi okuttunuz, biz 201. maddeyi okuduk. Şimdi acaba bütün bunlarla yan yana getirdiğimizde tutukluluk hâlini incelemek gerekir ise yine duruşmada özellikle Resul Emrah Şahan'ın o andaki sorgusu sırasında, yani iddianameye karşı sorgusu alınırken 25.3.2026 tarihinde bir soru sordum. O soru havada kalmasın diye bunu anlatıyorum. Ve ben o soruyu sorduğum zaman dedim ki: "Siz hani tarihlere çok düşkünsünüz, tarihler konusunda özellikle 19 Mart tarihi sizin açınızdan önemli". "Evet" dedi, "19 Mart tarihi benim açımdan önemlidir ve 23 Mart 2025 tarihinde de hakkınızda tutuklama kararı verildi" dedim. O da "Evet" dedi. Ve ondan sonra da şunu sordum: "Sizin hakkınızda tutuklama kararı verilirken yanınızda, sizin yanınızda Ekrem İmamoğlu var mıydı?" "Hayır, yoktu; ben tek başımaydım".

"Peki, bütün bunlarla ilgili olmak üzere tek başınıza olduğunuzu söylediğiniz hâlde siz acaba bununla ilgili olmak üzere tutanağı imzaladınız mı?" "Evet, imzaladık" dedi. Ve sizin önünüze bu anlamda baktığım zaman iki tane karar var dosyanızda. Bunlardan bir tanesi 2025'e 347, bir diğeri ise Resul Emrah Şahan'a sorduğum gibi 2025'e 348 sorgu; ikisi de burada.  Bu sorgunun yani 2025'e 348'in dosyanızı açtığınız zaman hiç sayfa numarası olmadığını görürsünüz ve ne zaman biter biliyor musunuz? Özellikle saat 11.40'ta. Peki, 347'ye özellikle 348'e baktığınız zaman burada Ekrem İmamoğlu, Mahir Polat, Mehmet Çalışkan, Resul Emrah Şahan var. İfadesine göre de tek başına olması gerekirken kestiler, kopyaladılar; 10. Sulh Ceza Hâkimi'nin talimatıyla yapıştırdılar ve bizim karşımıza sayfasız böyle bir karar çıktı. Saati 11.40. Koydum bir kenara.

Aynı şekilde onu anlatacaktır fakat 347 sayılı sorgu ise Ekrem İmamoğlu, Ahmet Hamdi Çiçek… İkisi de bizim yanımızda yoktu. Ama 21 polis, 10 Sulh cezanın duruşma salonunda. Hatta ve hatta bu 11 polis, 11 emniyet görevlisi emniyette bizim sorgumuzu yapan. Ve emniyette bu tutuklama kararında yazılı olan hiçbir gerekçe bize soru olarak sorulmadı. Buna da baktığım zaman bunun da saati 11.30 olarak yazılı. O zaman siz dava dosyasını açıp bu tutuklama kararlarına baktığınızda bunları görürsünüz. 10 dakika içerisinde 9 sayfa, 10 dakika içerisinde 7 sayfa. Yan yana getirdiğiniz zaman bile bu kadar kişiyi bir araya getirmek suretiyle eğer sorgu yapmadıysanız ifadede sorgu zaptı yok hükmündedir. Yani tutuklama kararı yoktur. Yani tutuklama kararı olmayan bir soruşturma üzerinden devam ediyorsak o zaman bunun sebebi, bu anlamda baktığınız zaman, sizden daha yüksekte oturduğunu zanneden, ama sizden önde oturup sırtını dönen iddia makamının marifeti olarak algılanabilir. Çünkü bizi gönderdikleri zaman, gidin orada ifade verin dedikleri zaman saat ne 11.30'du, ne de 11.40'tı. Biz sabahın 6'sında oraya geçtik.

Bunların bir önemi var mı? Bunların bir önemi yok. O zaman bunları bir kenara koyalım. Ama özellikle altını çizerek söylüyorum. O halde, bu anlamda bu soruşturma yapılırken, o halde bu anlamda bu soruşturma sonucunda hakkımızda bir tutuklama kararı verilirken, olmadığımız kişilerle birlikte yan yana getirilmek suretiyle gerçekleştirilen tutuklama kararı yok hükmündeyse o zaman bizim bir şey yapmamız gerekiyor. Meslektaşım anlattı ve son söz. Özellikle son söz derken acaba bununla ilgili ne yapılabiliri de özellikle altını çizerek ifade etmek istiyorum. Ki bunun ne yapılabilir sorusunu veya yapılabilecek olanlar konusunda da belki sizlerden bir şey istemek gerekir. Belki değil, sizlerden istemek gerekir. Sizlerden neyi istemek gerekir? Sordunuz ya bizim deneyimlerimiz. 1970'lerden geliyoruz. Deneyimlerimiz 1972 yıllarına dayanıyor. O zamanki 141, 142'ye dayanıyor. 163'e dayanıyor. O zamanki sıkıyönetim mahkemelerine dayanıyor. Bütün bunları biz buralardan geliyoruz diye asla söylemek istemiyorum. Ama en azından bu salonlarda şunun söylendiğini, şimdi size özellikle anlatmak istediğim bir şeyin söyleneceğini bilmesini istiyorum.

Bu bir karşı oy yazısı. Diyor ki: İnançların ve düşüncelerin, sözle ve yazıyla açıklanmasını iddianamede örneğini gördüğümüz dar anlayışlarla katı değerlendirmelerle kısıtlamak, hem anayasanın güvence altına aldığı temel haklara ters düşer, hem bizi yanlış bir mantık uygulaması ile tehlikeli sonuçlara sürükler. 50 yılı aşkın bir süreyi içeren ceza politikamız göstermiştir ki belirli görüş ve düşüncelerin, dar yorumlarla kösteklenmesi, değişik eğilim ve akımlara yaşama hakkı tanınmaması, bu çeşit inanç ve düşüncelerin yaşamını sürdürmesine, hatta daha çok gelişmesine engel olamamıştır. Her Allah diyenin gerici gözüyle bakmak, 163. maddeye göre ceza tehdidi altında bulundurmak, yurttaşları dinden soğutmadığı gibi her sosyalizmden söz edeni ve Marx'ın adını ananları komünistlikle suçlamak da ülkemiz insanını toplumculuk akımının bütün dünyayı saran ve sarsan etkisi dışında bırakamamıştır. Banka soyanlar, kahvehane tarayanlar, gözü kapalı adam öldürenler, mademki solcudur, ya da en çok solcular arasından çıkıyorlar, o halde onlara bu solculuğu, yazanları, çizerleri öğreten yazarları ve çizerleri susturalım demek, düz mantıkla doğru görünür. Ama uygulamalı, gerçekçi bir mantık bu görüşü kökünden reddeder.

Çünkü, aksinin kabulü halinde, öğretenleri cezalandırmaktan daha ileri gidilecek ve bu cezanın infazı halinde bu akımlara kapılan gençleri doğru yetiştiren ana ve babaları da cezalandırmak gibi akıl dışı bir sonuca sürüklenmiş olacağız. Bu da her yönüyle uygulaması olanaksız bir durumdur. İnsanın doğuşunda var olan adalet duygusu zedelenir ve vicdan gerçeği incinir. (bitiriyorum) Yargıçlar, yasaları uygulamakla yükümlüdürler. Ancak onları yorumlarken, yasaların tutsağı olmazlar. Yargı görevlerini bir bilgisayar makinası gibi düşünmek, robot adalet dağıtıcılığı biçiminde anlamak doğru değildir. Bunun ötesinde haysiyet kırıcıdır. Gerçek yargıçlar, cansız ve ruhsuz olan yasaları yorumlayıp uygularken, bilgileriyle ve kültürleriyle, genel ve tüzel ilkeleri ve adalet duygularıyla, bütün bunların özetini ve sonucunun sonucu olan vicdanlarıyla özellikle, toplumsal gerçekleri ve ulusal yararın isteri de göz önünde tutarak can verirler, ruh verirler. 1979 yılına ait ve muhalefet şerhi. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 79'a 193 esas sayılı, 79'a 296 karar sayılı, 28.5.1979 tarihli genel kurul kararı. Ama bu genel kurul kararı, özellikle haklı ve haksız savaşlar başlıklı, kitle dergisinde yayınlanan bir yazı nedeni ile verilen mahkumiyet üzerine yazılmış olan bir muhalefet şerhi. Bu insanların tümü herhangi bir şekilde hayatın muhalefet şerhleri değildir. Bu sanıklar da değildir.

Şimdi siz bu sanıklara ne yapacaksınız? Bu sanıklarla ilgili nasıl bir karar vereceksiniz? Savcılık ve iddia makamı hariç olmak üzere soruyorum. Yargı etiği bildiriniz var. Hani onlar etik ilkelere hiç uymadılar. Ama siz, bu anlamda, bu insanların özgürlükleri adına karar vereceksiniz. O halde hakimler ve savcılar -savcıları çıkarıyorum- görevlerini yerine getirirken adaleti en hassas şekilde doğrulukta dağıttığından emin olan, mesleki sorumluluk içinde davranan, bütün işlemleriyle karar ve davranışlarında insan ve toplum hayatına tesir edeceğinin ve toplum nezdindeki saygınlığının korunmasını, Türk yargısının itibarını da yükselteceğinin bilincinde olan, emin, sakin ve metin insanlar, öyle tarif ediyorsunuz. Sizi 2019 yılındaki yargı etiği bildiğiniz öyle tarif ediyor.

Burada bitmiyor. Anayasa ve kanunlardan aldıkları yetki çerçevesinde bu yetkiyi siz atıyorsunuz. Hür vicdanları ile evrensel değerleri siyasete bağımsız ve tarafsız olarak yürüttüler. Bu bildirgede belirtilen etik ilkeleri içtenlikle benimseyen, gerek mesleki gerekse sosyal hayatlarında bu ilkeler doğrultusunda davranmaya, onurlarını ve vicdanları üzerine söz verirler, söz verdiniz. O zaman son bir karardan söz edeyim. O da biraz daha eski olsun, eski olsun. Bizim deneyimlerimizden gelen bir karar olsun. Fakat hiç şüphesiz bugün de değil olmasın. Diyor ki 31. 12. 1976 1976'ya 93730 sayılı Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi'nin kararı. Hakim tabiat olağana gerçeğe uygun bir şekilde katı kalpler ve katı kalıplar içerisinde sıkışıp kalmadan uyuşmazlığa insan hukuku taşıyan bir çözüm getirmek zorundadır. Kararınız insanı kokan bir karar olsun saygılarımızla.

Yorumlar