EKREM İMAMOĞLU SİLİVRİ'DE / ÜÇÜNCÜ GÜN

 



Sayın Başkan, sayın heyet; aziz milletimizi saygıyla selamlıyor. Tekrar İstanbulumuzda ve yakın illerimizde devam eden yağış sebebiyle hayatını kaybeden insanlarımız var, başsağlığı dilemiştim. Üçe çıktığını öğrendim, kısıtlı imkanlarla televizyondan yayın izleyemiyoruz, bir sıkıntı var. Kaybolanlar var, farklı illerde de arananlar var. Umarım kayıplar bulunur. Vefatlara çok üzgün olduğumuzu ve başsağlığı dileklerimizi dileğimi iletmek istiyorum.

Her afet aslında sorumluluğumuzu bize hatırlatıyor, her afet millet adına devletin her kurumunun birlikte çalışmak, birlikte üretmek, senkronize bir biçimde halkına hizmet etme sorumluluğunu taşımak durumunda olduğunu bize hatırlatmalı. Yani devlet kurumunun, devlet kurgusunun yapısını başka; hükümet, siyaset, partiler başka alanlarda konumlanıp, o devlet kurgusu içinde görev aldığında bir bütüne dönüşmeyi sağlayabilmeli. Savunmamın içerisinde daha önceki konuşmalarda da buna değindim, İstanbul'la ilişkisinde ihmal edilen hususları da anlattım, yine değineceğim şeyler olacak ama şimdilik hepimize geçmiş olsun ve kayıplarımızdan dolayı duyduğumuz üzüntüyü, acıyı da burada ifade etmek isterim, özellikle bir 14 yaşındaki evladımız ve 32 yaşındaki genç bir kardeşimizin vefatı ve diğer vefat İstanbul'da ailelerine, yakınlarına başsağlığı ve sabır dileklerimi iletiyorum, Allah rahmet eylesin.

AK Parti Üsküdar ve İBB meclis üyesinin vefatını öğrendim, başsağlığı diliyorum ailesine ve AK Parti teşkilatına. Rahmet diliyorum. Yine Türkiye Belediyeler Birliği konusuyla başlamak istiyorum, aslındaki buradaki savunmanın ve burada bulunmamızın böyle çok somut bir hali. Yani Türkiye Belediyeler Birliği başkanı ne yazık ki 2024'ten bu yana yani 1,5 yıl içerisinde 4. kez seçildi.

Burada bulunmamızın yargı eliyle siyaseti dizayn etme gayretinin, yargı eliyle muhalefeti baskı altına almak, hatta devlet dışı bırakmak müdahalesinin, kötü mücadelenin, kötü aklın tezahürü dün yine bir Türkiye Belediyeler Birliği seçimine sebep oldu. Malumunuz 2024 seçimlerinden sonra halkımız da biliyor ki hakkıyla Türkiye'nin birinci partisi olup, birçok belediyeyi kazanan bizler ve yerel yönetim arkadaşlarımız kapsayıcı bir modelle bütün partileri davet ederek bir seçim tavrımız olmuştu. Sadece Cumhur İttifakı “biz katılmayız, rakip çıkaracağız” dediler. Onun dışındaki bütün partileri yönetimimize alarak yönetim hazırladık ve bu şekilde geleceğimizi tebliğ etmiştik ve ben Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı seçilmiştim.

Ardından 19 Mart darbesinden sonra değerli belediye başkanımız Zeydan Karalar seçilmişti, ne yazık ki ona da operasyon yapıldı, burada hapiste birlikteydik, serbest kaldı, tahliye oldu, görevine dönemedi, onun yerine Vahap Seçer belediye başkanımız, değerli arkadaşımız seçildi, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı, ne yazık ki geçen hafta yine aynı usulle, aynı tavırla, aynı tutumla şafak vakit ya da karanlıkta bir operasyonla o da devre dışı bırakıldı ve 4. kez Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanımız kıymetli arkadaşımız Ayşe Ünlüce dün yine Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı seçildi.

Yani aslında bunun tarifi şu: Türkiye'deki hükümet, yargı eliyle ben sizi görevinizden almak için her şeyi yapacağım diyor. Türkiye'deki muhalefet de ben sonuna kadar demokrasi adına, milli irade adına direneceğim diyor. Yani ortada bir yargı saldırısı var, karşısında da milli iradenin büyük bir dayanışması ve direnişi vardır. Bu direniş karşılığıdır dün yapılan Türkiye Belediyeler Birliği'nin seçimindeki sonuç. Bunu böyle okumalıyız.

Dolayısıyla Türkiye'deki muhalefetin, muhalif düşüncenin, muhalif kurumların, kuruluşların, sivil toplumun bir arada durması artık siyasi saikle bir yol haritası değildir. Türkiye'de cumhuriyeti, demokrasiyi korumak ve yeniden var etme mücadelesidir. Adaleti yeniden inşa etme mücadelesidir. O bakımdan hayatidir. Bu çerçevede Ayşe Hanım'ı tekrar tebrik ediyorum.

Şimdi anlatacağım bölüme geçmek isterim. Özellikle saygıdeğer basınımızın, yandaş basının özellikle iyi dinlemesini isterim. AK Parti dönemi hani hep şu söyleniyor; bizimle ilgili iddialar ortaya atılıyor ve deniliyor ki şu oldu, bu oldu. Ne var? Beyan var. Ne var? Uydurma bilirkişi raporları var. Onlarla ilgili detaylara da gireceğim. Ortada bir delil yok. Tekrar ediyorum, 7 ay bitti. 7 ay bitti ve buradayız. 7 ayın üzerine şu ekranda ya da daha önceki bulunduğumuz duruşma salonundaki ekranda bir tek delil, bir tek ses kaydı, bir tek somut belge hiçbir şekilde iddia makamıyla bize gösterilmedi. Ya da burada gelen itirafçılar, sanık itirafçılar bir tek delil, bir tek somut bilgi, belgeyi bizimle paylaşmadılar. Sadece beyan, sadece dedikodu.

Ama ben İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildikten hemen sonra, arkadaşlarımızın kurumlara hakim olmasıyla birlikte elde ettikleri belgeler, bir takım bilgiler üzerinden somut araştırmalara girdiler. Bir tablo yansıtmak istiyorum dün kaldığımız yerden, eğer bir aksaklık olursa bir sonraki... Devam edelim.

Şimdi AK Parti döneminde, yani benim seçilmemden hemen önceki dönemde, burada gördüğünüz bütün dosyalar belgeli tespitli teftiş kurulumuzun denetim yapan, inceleme yapan ekiplerimizin somut bir şekilde tespit ettiği ve hakkında gerekli işlemi yaptığı dosyalardır. Bunların 33 tanesi listede var. Bu 33 tanesini niye ayırdık? Çünkü bu 33 dosya, ne yazık ki bizim gerekli işlemleri yapıyoruz ve bir kısmını da beyan ettikten sonra, bakınız bu Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç olmadı. İçişleri Bakanı o dönem bu dosyaları bizden istedi, aldı, el koydu ve dedi ki bunları ben soruşturacağım. Bizim soruşturmamıza hukuki tarafıyla gerekli şikayetleri yapmamıza engel oldular.

64'ü savcılığa suç duyurusunda bulunduklarımızdır. 146'sı ise farklı kurum ve kuruluşlara, farklı kurum ve kuruluşlara şikayetlerini yaptığımız, bildirdiğimiz dosyalardır. Bakın sadece 33 dosyanın, somut 33 dosyanın bedeli 2,5 milyar dolardır. Burada kur hesapları yanlış olabilir çünkü bu tablolar üç-dört ay öncesi o yayınlanmayan kitabımla ilgili hazırladığımız birtakım sayılardı. Ne yazık ki Türkiye'de kur da değişiyor, borsa çöküyor, bir sürü şey yaşanıyor. Yani orada 115 milyar rakamı, belki de bugün artık 125 milyar olmuş olabilir.

Şimdi delil karartmalara ve kaçırmalara rağmen ben burada dedikoduyu değil somut delili bulduğumuz yolsuzlukların bu tablosunu sizinle paylaşıyorum. Tekrar ifade edeyim, İçişleri Bakanlığı, tüm teamüllerine aykırı olarak daha önce hiç görülmemiş şekilde İBB müfettişlerimizce görülen dosyalara el koydu. Bu, tarihte görülmemiş bir şey değildir, tekrar altını çiziyorum. 2,5 milyar dolarlık yolsuzluğu ispat eden dosyalara keyfi şekilde bakanlıkça el konulması ve sümen altı edilmesi, uyduruk bilirkişi raporları dayanak yapılarak ya da savcılıklarca ne yazık ki büyük bir kısmı zaman aşımına uğratılarak, böyle patır patır patır kovuşturmaya yer yok kararlarının verilmesi kurumsal ve ahlaki çürümedir, yozlaşmadır, keyfiliğin zirvesidir.

Yani bu dediğim şeyler son 3 yıl, 3,5 yıl içinde yapılan işler. Beni ve yol arkadaşlarımı da ifade ettiğim gibi hiçbir delil olmadan tutuklu yargılamaya devam ediyorlar.

Milletimiz bu ikiyüzlülüğü kesinlikle görüyor, birkaç hususuyla birlikte de somut olarak size göstereceğim.

Bakın fazla değil, yani 33 tane dosyayı anlatmayacağım. Burada 3 tane, belki 3,5 tane dosya anlatacağım sadece size. Hemen bir sonraki görsele geçelim. Bu çok enteresan, bu çok enteresan. Yani niye enteresan biliyor musunuz? 24 Ekim 2016 tarihinde, Başakşehir'de, askeri alan niteliğinde bir özel mülk. O günün kuruyla, 13,5 milyon dolar karşılığı bedelle İBB tarafından satın alınıyor, kamulaştırılıyor. Bakın askeri alanın içinde. Hemen şu alt köşede, yani ben buradan gösterme imkânım yok ama alt köşede yeşilin içerisinde kırmızı bir şekilde içine o kırmızı taralı alanın konduğu arazi kamulaştırılıyor.

Müfettiş raporunda, söz konusu taşınmazın, doğrudan temin yoluyla satın alındığı, taşınmaz malikleri vekilinin, ne kadar başarılı bir vekili var, eski AK Parti Maltepe İlçe Başkanı olduğu, isimleri vermiyorum isterse medya temin eder raporundan, taşınmaz bedelinin doğrudan onun hesabına gönderildiği, söz konusu taşınmazın imar planlarında askeri stratejik alan olarak fonksiyonlandırılmış olduğu, bu haliyle de Büyükşehir Belediyesi'nin herhangi bir hizmetinde kullanılmasının mümkün olmadığı… Yani ben İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 7 yıldır başkanıyım. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin askeri bir birliği yok. Yani öyle bir gücü yok, kuvveti yok, öyle bir sorumluluğu yok. Askeri stratejik alan diye görünen yer kamulaştırılıyor.

Ayrıca şunu söyleyelim; AK Parti İBB yönetimi, hiçbir şekilde kullanamayacağı bir araziyi 13,5 milyon doları alıyor. Şimdi 2021 yılında, bakın 2021, aradan kaç sene geçmiş? 2016, 2021, 5 sene geçmiş. Müfettiş arkadaşlar, gayrimenkul değerleme raporu yaptırıyor burada. Askeri alanda olduğu için güncel değerini 5 yıl sonra 13.350.000 lira olarak tespit ediyorlar. Yani 2 milyon dolar yapıyor o günkü kurla, 2021 yılının kuruyla, 2 milyon dolar. Özetle, İBB AK Parti yönetimi tarafından 13,5 milyon dolara alınan arazinin gerçek değeri 2 milyon dolar olduğu çıkıyor hem de 5 yıl sonra.

Kamu zararı somut olarak 11,5 milyon dolar. Bakın, öyle o şunu dedi, bu bunu dedi, o getirmiş, o almamış, verdim, aldım, aldın, almadın değil. Bakın somut. 11,5 milyon dolar. Kaldı ki tekrar ediyorum, aslında 13,5 milyon doların tamamı beytülmal, yani kamunun kasasından, yani milletin parasından sırf AK Partili olduğu için tescilli, vekili ve arkası aranmalı, bu niye yapıldı, askeri alanın içindeki bir yeri İBB niçin alsın? 13,5 milyon dolar İBB'nin kasasından vatandaşa ödeniyor ve kamulaştırılıyor.

İBB’nin hiçbir işine yaramaz. Stratejik askeri alan. Bakın bu çarpıcı bir örnek, 13,5 milyon dolar. Resmen kamunun kasasından hırsızlık yapılmış. Hırsızlık yapılmış. Başka bir tarifi yok.

Biz bir sonrakine geçelim. KİPTAŞ arsa alımı. Çok enteresan. Bu çok enteresan. Burada birilerinin cebine 27 milyon dolar aktarılmış. Hem de çatır çutur, 4 günde. Bakın 4 günde... Yani kör göze parmak mı soktu, kol mu soktu bu tarif nasıl yapılır bilinmez.

AK Parti döneminde KİPTAŞ, Bahçeşehir'den 300 milyon TL'ye bir arsa satın alıyor. Büyükşehir belediye müfettişi raporunda KİTTAŞ bu araziyi rayiç bedelin çok üstünde bir rakama satın aldığını tespit ediyor. Zararın ödemenin yapıldığı 11 Ocak 2016 tarihi itibariyle, bakın bugünün tarihi değil 10 yıl önceki tarih itibariyle, yaklaşık 50 milyon dolar olduğunu ortaya koyuyor.

Meselenin bir başka boyutu; yani işin gerçekten şeytana pabucunu ters giydirecek yanı ise Bahçeşehir'deki arsanın bir firmada, isimlerini burada okumuyorum, bir firmada başka bir esas sahibinden 7 Ocak 2016 tarihinde, 7 Ocak 2016 tarihte 49,5 milyon bedelle, TL, 49,5 milyon TL bedelle, İBB'yle yani KİPTAŞ'la ilişkiye geçecek olan bir başka firmaya satılıyor.

Satılıyor, satın alıyor bu firma. Aynen yeri satan alan bu firma, sadece 4 gün sonra bakın, sadece 4 gün. 3 ay, 5 ay yani bir para kazanacak bir proje, hani olsa 5 ay deriz ki biraz bir şeyler yaptı da bir emeği var. Sadece 4 gün sonra, 11 Ocak 2016 tarihinde, 4 gün üzerinde tuttuğu bu araziyi tam 130 milyon liraya... Bakın 45 milyon alıyor, 49,5 milyon alıyor, 130 milyon TL'ye KİPTAŞ'a satıyor.

Burada dikkatimi çekmek istediğim şu: Satın alan, aldırılan firma, yalnızca 4 gün sonra 2016'nın parasıyla tam 81 milyon lira kâr ediyor. O günün güncel kuruyla 27 milyon dolar... Bakın 27 milyon dolar. Yani bir firma araziyi alıyor, sadece 4 gün sonra neredeyse 3 katına araziyi satıyor.

Ve kime satıyor? İBB'ye. Yani İBB, KİPTAŞ, ki KİPTAŞ'ın kasları çok güçlüdür, gayrimenkulü bilir, bölgeyi bilir, araziyi bilir. KİPTAŞ'a bu zeki kişi, bu kurnazlar bayağı göstere göstere kazık atıyor, 27 milyon doları da cebine indiriyor.

Aradaki farkı sizlere de ifade edeyim. Süper ticari deha. Gerçek ne? Arada birileri muazzam zenginleşiyor. Arazi ise yine fahiş fiyatla KİPTAŞ'a aktarılıyor. Dedikodu değil, duyum değil, somut delil. Bakın somut delil. Güncel kurla neredeyse söylediğimiz rakam neredeyse 1,5 milyar liraya yakın. Yani vatandaş artık zaten bu milyarı, katrilyonu anlamıyor yani. 1,5 trilyon diyelim yani eski parayla. 1,5 trilyon liraya yakın.

Müfettiş tevdi raporunu 8 Mart 2021 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderiyor. Sonuç mu? Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı ta 14 Ağustos 2024'te kovuşturmaya yer olmadığına karar veriyor. İtirazlarımız da sonuçsuz olarak sonuçlanıyor. Ve de çok enteresandır, çok enteresandır, bu firma hemen o günlerde aileye çok yakın bir, hükümete çok yakın bir vakfa hemen bir tane yurt yapıyor o bölgede hemen. Başka şeyler de var. Bakın başka şeyler de var. 27,5 milyon dolar KİPTAŞ’a kazık atıyor. Yani burada Genel Müdürümüz burada, Ali Kurt. 1,5 milyar borçla aldığı kurumu, artık kasasında milyarlarca lira parası olan bir KİPTAŞ var ediyor. KİPTAŞ'ın düşürüldüğü durum bu. Burada da Ali Kurt tutuklu.

Fatih Caddesi üzerinde bulunan arsa, bir sonrakine geçelim. Bakın bunlar 33 dosyadan üçüncüyü seçerek anlatıyorum şu anda. İstanbullu hemşehrilerimizin Vatan Caddesi'nde Lunapark olarak bildikleri bir arazi burası. Bu çok ilginç. Çok ilginç yani. İBB tarafından 2017 yılında yaklaşık 430 milyon liraya, İBB tarafından 2017 yılında 430 milyon TL'ye o zamanın kuruyla 119 milyon dolara Metal Yapı'dan satın alıyor burayı. Bu firmanın 2011 yılında, 2011 yılında burayı Fatih Belediyesi’nden alırken ödediği para 13 milyon dolar. Sadece 25 milyon lira.

Bakın 2011'de 13 milyon dolara alıyor firma. 2017 yılında 119 milyon dolara satıyor. Ama konu bu kadar kısa değil. Bu firma burayı Fatih Belediyesi’nden aldıktan sonra çok ilginç yani pabucu ters giydirmenin daniskası. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nce imar planları değişikliği yapılarak, arazi arazinin değerlenmesi sağlandı. Yani burası bir lunapark arazisiyken imarlı hale getiriliyor. Sürecin planlı bir şekilde yürütüldüğünü firmanın yönetim kurulu başkanının idarenin evrak kayıtlarında var olan iki dilekçesinden anlıyoruz.

Nüshalar orada. Bu dilekçelerde, firmanın alacağı parayı nerelerde kullanacağı ve bu işlemlerin Cumhurbaşkanlığı nezdinde yapılan görüşmeler neticesinde kararlaştırıldığı belirtiliyor. Evrakta var yani dilekçede yazıyor. Duyum değil yani belgeyle anlatıyorum size. Teftiş kurulunca yapılan çalışmalar çok yönlü olarak devam etmekteyken, bu dosyaya çat diye İçişleri Bakanlığı'na koyuyor. Sen diyor bunda soruşturma yapmazsın.

2017 yılında satın alınan yerlerin 2021 tarihinde değerlemesi de yaptırılıyor. Yani müfettişlerimiz bunu tespit ettiğinde, değerleme neticesinde İBB tarafından alındığı tarihteki değeriyle güncel piyasa değeri farkının 106 milyon dolar olduğu fark ediliyor. Yani Cumhurbaşkanlığı'nın bilgisi dahilinde, firmanın Fatih Belediyesi'nden 13 milyon dolara satın aldığı taşınmaz, İBB'ye 119 milyon dolara satılmış. Kamu zararı ve vurgunun toplamı 106 milyon dolardan fazla. 106 milyon dolardan fazla.

Bir de nasıl? Yani burayı lunapark arazisi, yeşil alan diye alıyor. Alan kişi buranın imarını Büyükşehir değiştiriyor. Büyükşehir değiştiriyor buranın imarını. Sonra pay alan kişi bunu Büyükşehir’e satıyor. Daha kötüsü ne biliyor musunuz? Burası şu anda yine eski imarına dönmüş durumda. Yine eski imarına dönmüş durumda. Böyle bir soygun olamaz.

Bakınız tekrar ediyorum. Mış, muş yok. Duymuştum, duyum, beyan yok. Kamunun kasasından beytülmalden, beytülmalden, kamunun kasasından, milletin parasından 106 milyon dolar. Burada da iddia makamı 50 milyon dolar topladı üst üste bir algı yaratmaya çalıştı. O dedi bu dedi. Bak sadece bir tane yerde kasada o şey değil ha, yani mühür bulunan Gaziosmanpaşa Belediyesi kasası değil bu. Bu devletin kasası, milletin hazinesi kasadan 106 milyon dolar kamunun yetkisini kullanarak milletin cebinden çalınmasını anlatıyorum size.

Sadece bir örnek. Vatan Caddesindeki lunapark arazisi.

Sayın Cumhurbaşkanı 17-25 Aralık sürecinde Başbakan iken ne demişti hatırlayın: “Yolsuzluk denildiğinde ben şunu anlarım. Devletin kasasından para çıkıyor mu, çıkmıyor mu?” Tekrar ediyorum. “Yolsuzluk denildiğinde ben şunu anlarım. Devletin kasasından para çıkıyor mu, çıkmıyor mu? Eğer devletin kasasından para çıkmıyorsa buna yolsuzluk diyemezsiniz.” Alın size devletin kasasından çatır çatır hem de öyle basit paralar değil. Listenin altında 2,5 milyar dolar yazıyor. Bu sadece 33 dosya.

Bakın şu burada ticareti bilen, bu işi çok iyi bilen, benden de iyi bilen çok değerli insanlar vardır. Hukukçular da bu işleri kendi dosyalarından yüzlercesine denk gelmiştir. Böyle bir arsızlık, böyle bir yağmacılık tarih yazmamıştır.

Buna ne diyecek merak ediyorum Sayın Cumhurbaşkanı. Bizzat kendi onayıyla, İBB'nin kasasından, öyle anlatıyor çünkü dilekçede yazıyor ha, Sayın Cumhurbaşkanı onayıyla diyor. Bizzat onayıyla İBB'nin kasasından 106 milyon dolardan fazla para çıkıyor. Ne güzel dünya değil mi? İmarsız araziyi ucuza satın al, sonra İBB buna ticari konut imarı versin. İmarsız araziye, bakın. Hani bunu örneklerinde de anlatamadım onun için böyle yani bir bir örnek geliştireyim dedim valla yapamadım, beceremedim yani, tarihte örneği yok.

Bir örnek yaparız, Dreyfus davasına gideriz; bir örnek yaparız, şuraya bir de antik dönemde de şurada burada da yakalayamadım böyle bir örnek yani.

Ticari konut imarı versin kurum, sonra bu imara göre değerleme yap. Sonra burayı İBB’ye sat. Para ödedikten sonra İBB imarı tekrar değiştirsin. Kendi arsasını değersiz hale getirsin. Böylece birilerine belediyenin kasasından 106 milyon doları ver ve yolla!

Bakın bunlar dedikodu, duyum değil yani somut, somut. Net. Net. Bakın, iddiayla söylüyorum, 106 milyon dolar, iddiayla söylüyorum, inançla söylüyorum; o 106 milyon dolar o firmanın sahibinin cebine gitmemiştir. Bak, iddiayla söylüyorum. İnançla söylüyorum. Duyum değil bak, içimden söylüyorum. O 106 milyon dolar o firmanın sahibinin cebine git-me-miştir. Nokta.

Planlı bir şekilde kamu aleyhine vurgun yapanlar serbest. Bunu ortaya koymak için bütün denetim kurullarıyla hareket geçen Ekrem İmamoğlu da Silivri’de. Ellerinde ne var? Sıfır. Ya laptop var, ya bilgisayar var, başka bir şey yok. Birbirlerine ne dedi, ne demedi! Belge de yok.

Bir başka konu, çok kısa geçeceğim bunu. Devlette bakanlık yapmış birisi seçime, bakın seçime 2-3 ay kala, 2-3 ay kala yapılmamış bir işin, yapılmamış, hatta, yani bilgi işlemle ilgili bir işin, hani Hüseyin Bey gene burada diyeceğim, alınganlık yapmasın. Ama Hüseyin Bey o zaman gene yok. Yani, hani bizi casuslukla ilişkilendiriyorlar ya bilgi işlemle vesaire, şu bu. Yapılmamış bir işi, yapılmamış bir işi sonradan bakanlık yapmış kişi, o zaman gene sekreter yardımcısı imzalıyor, yapılmış diyor. Belli, çok enteresan. Belli ki seçimde paraya ihtiyaç var. 154 milyon liralık…

Beni göstermeyince herhalde kendiliğinden şey yapıyor, getiriyor şuraya. 154 milyon lira ki hani dedim ya 4-5 ay öncesine göre kurdur, en az 170-180 milyon lira olmuştur o. Lirayı, lirayı ne zaman biliyor musunuz, sevgili dostlar? Ne zaman biliyor musunuz? 8 Nisan 2019, henüz benim mazbatam verilmemiş ya, 31 Mart'tan sonra hani kazanacaklarına çok inanıyorlar. 31 Mart'tan hemen sonra yine o bakanlık yapmış kişinin imzasıyla, 8 Nisan 2019'da, hatırlayın 18 gün sonra ben mazbatayı alabildim, 8 Nisan 2019'da o para ödeniyor.

Bizim arkadaşlarımız geliyor. İşin yapılmadığını tespit ediyor. Böyle bir işin olmadığını tespit ediyor, dosyasını düzenliyor. Soruşturma, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruyor. Savcılık, buna kovuşturmaya yer yok kararı veriyor. Nasıl veriyor biliyor musunuz? Hani meşhur bir bilirkişi var ya, Satılmış Büyükcanayakın… Bir bakmışsınız dün de bahsettim, bu dosyada da o var. Her şeye karar veriyor. Bilgi işlem mi, ona da halleder. Mesela bir ticari işlem, onu da halleder. Bilgi işlemin de biliyor, ticareti de biliyor, gayrimenkulü de biliyor, bilmediği iş yok.

Söz konusu biz olunca yoktan var edilen yolsuzluk suçlaması, ama AK Parti dönemi olunca tamamı somut delillere dayalı yolsuzluk dosyalarının yok olması, buharlaşması, İçişleri Bakanlığının el koyması, efendime söyleyeyim savcılığın kovuşturmaya yer yok demesi, bakanlığın getir bakayım bunları ben inceleyeceğim demesi neye benziyor bu? Ahtapotun kolları. Ahtapotun kolu bu.

Ben demedim ahtapotun kolu. İlk kim dediğini hatırlıyorsunuz, değil mi? Daha biz tutuklanmadan Sayın Cumhurbaşkanı dedi ahtapotun kolları. Ben bilmem ahtapotun kolları. Ahtapotun kolunu bir tek balık lokantalarında biliyorum. Var başka bir yerde bilmiyorum. Dünya alem biliyor dertlerinin yolsuzluk olmadığını, dünya alem biliyor. İstanbul'da çıkalım, Türkiye'yi gezelim. Yağma diyelim, rant diyelim, imar rantı diyelim, yolsuzluk diyelim; iddiayla söylüyorum ki herkesin aklına gelecek kişiyi ve grubu ve partiyi ben biliyorum. Yüzde 80, iddiayla söylüyorum. En az %80. Bu kadar iddialı konuşuyorum.

Bir sonraki şeye geçebilir misiniz? Bakın, arkadaşlarıma dedim ki “Arkadaşlar, gidin çalışın.” Ben inşaat yaptım. Bu şehirde ben, Beylikdüzü bölgesinde inşaat yaptım. Ben giderim, imarına bakarım, imarını alırım. Neyse imarı, proje geliştiririm, ona göre iş yaparım. Ve veya işte ne bileyim bazen iddiayla söylüyorum, 55000 metrekare inşaat hakkı olan bir arsada ben 17.000 metre inşaat yaptım. Arsa sahibini ikna ettim. Yani tırnak içinde bilinen laz müteahhidin tam tersine bir iş yaptım yani. Fazla değil, tam 3'te birine, 3'te birine ikna ettim arsa sahiplerini. Halen orada, ben orada da oturdum. 55.000 metre 16 katlı imarı olan bir yerde ben 17.000 metre 60 tane villa yaptım babamla birlikte. Birinde de ben oturdum.

Bakın bunu niye söylüyorum? Olanı yapmaya, çünkü o zaman bir profesör doktor Allah selamet versin bir mimarım vardı. Dedi ki böyle hiç unutmuyorum evlat dedi bak çok yapmak para kazandırmaz. İyisini ve kalitelisini yapmak. Veya işte çok iyi arsa yoktur, çok iyi proje vardır. Böyle ev kafamda yoğurdum bunları 2000 yılı 2029 30 yaşındayım ha. Ve hayatımın bakış açısı değişti zaten 1999 depreminden sonra.

Şimdi dedim ki arkadaşlar, Zeytinburnu sahipleri doldu, Bakırköy doldu, Fikirtepe üst üste bindi, üst üste. Ya bir analiz yapın bakalım en azından gözünüze çarpan, İstanbul tamamen tarumar. Gözünüze çarpan bir kısım projelerde ne çıktı ortaya?

Bu hesap ne biliyor musunuz? Kıymetli halkımız, değerli basın mensupları, çok kıymetli dostlarımız, değerli Genel Başkanım, bu dosya incelenen sadece 130 projede. Projelerde var olan imar hakkını bunun içine almadık, var olan imar hakkı var, onu düştük, o oran zaten hakkı. İlave eklenen yani yapılan imar tadilatıyla ilave eklenen metrekarenin o günkü değerle, bakın o günkü değerle hesaplattık. Bunu dediğim de 3-4 gün aldı. Yani dönüp de 2020'de bu rapor çıktı da 20'nin değeriyle de yapmadık. Bugünkü değeriyle de bu değil. Siz onu neyle çarparsanız çarpın.

Çünkü burada sadece 10 yılın yani 2007-2009'dan sonra 2019 arası geliştirilen projelerde, yapılan imar tadilatlarıyla, yani İstanbul halkına ait olan gökyüzüne sığdırdıkları binalarla, kamu binalarına fonksiyonlarını değiştirerek yaptıkları binalarla ekstra ne elde ettiler? Tam 85 milyar dolar. Tam o zamanki kurla, yine o kitabı hazırladığı kurla 3 trilyon 950 milyar lira 85 milyar dolar İBB'nin yaklaşık 10 yıllık bütçesi. Bakın o günkü imar değerlerini dolar olarak dönün, endeksleyin bugüne, eskalasyon edin, bir bakın bakalım kaç dolar yapıyor, hesapta zorlanacaksınız.

Dolar bazında İstanbul 2-3 kat değerlendi. 85 milyar dolar soyulduk ey halkım, soyulduk. Sevgili İstanbullular, soyulduk.

Ben bu sektörü iyi biliyorum. Ben bunun karşısında duran bir iş insanı olarak belediye başkanlığı yaptım. Bakın bu kadar net. Değerlerini anlatacağım size. 10 yıllık İBB bütçesi, 130 projenin değişiklikleri, fonksiyon değişiklikleri veya mevzuat dışı uygulamalar nedeniyle detaylı olarak değerlendirdik arkadaşlarım.la Bu projeler imar plan tadilatları, özel plan onaylarıyla çoğunlukla kamu mülkiyetindeki donatı alanlarının özel sermayeye devredilmiş olan projelerdi. Çoğu biliyorsunuz. Alışveriş yapıyorsunuz, geçerken görüyorsunuz koca koca binalar ve koca koca yapılar. Ama Bakırköy'ün sahilinde, ama Etiler'de, ama TEM yolunun kıyılarında. Sizin, benim.

Birkaç tanesini hatırlatayım. Mesela Şehrizar Konakları, hikâyesi çok ilginçtir yani. Karayollarından kamulaştırıldığı, Emlak Konut’a devredilen bu yer, 2005'ten itibaren önce İBB, sonra bakanlık, sit alanına ve boğaz silüetine rağmen yapılaşmaya açıldı. Sit alanına ve boğaz silüetine rağmen imara açıldı. Mahkeme defalarca iptal etti ama yine de ısrarla yapıldı o konaklar. Çok meşhurdur o konaklar. Tapelerde ismi geçer. Meşhur tapelerde.

Koru Florya… Burada da konusu geçti. İmar planında sağlık tesisi ve afet helikopter pisti olan kamu arazisi. O araziyi ben biliyorum, çok iyi biliyorum, çünkü o yoldan 1990 yılından beri hem Avcılar'daki üniversiteme hem de Beylikdüzü'ne giderken Cennet mahallesinin hemen karşısındaki arazi. Ve ben sektörden de, burayı bir hanımefendi, tabii Allah rahmet eylesin, eski yıllarda devlete bağışlıyor, buraya hastane yapacaksınız diye. Hani avukatlar bilir, hani bağışın fonksiyon değişimi olamaz yani. Buna rağmen burası, bu kamu arazisi, 2009'da TOKİ'nin yaptığı planla tam 150 bin metrekarelik ticaret alanına çevrildi. Ve mahkeme, burada iptaller, davalar, müteahhitler...

Burada bir yalan konuşan müteahhit vardı, o da o işin içinde biliyorum. Ben hani sektörden biliyorum onları. Birbiriyle davalar, akrabalar. Eş dost, eş dost, yani ahtapotun kolları sevgili dostlar. Ahtapotun kolları.

Hattat Tower… Aynı şekilde. Adamın bir de ümüğünü sıkmışlar yani. Hani irtikâp diyoruz ya Sayın Başkan, Sayın heyet, irtikapın daniskası var evrakı, belgeli. Yani Büyükçekmece'de belediye başkanı evinin kıyılarındaki arsaların ondan nasıl alındığını vesaire gelip bana anlattı yani. 15-20 dakika, bana anlattı.

Meşhur 16/9 kuleleri, hatırlayın. Tarihi silüetimiz rezil rüsva edildi. UNESCO uyarıldı. Sadece neyi hatırlıyoruz buradan? Sayın Cumhurbaşkanı kırılmış arkadaşına, kırılmış.

Tema Park, Halkalı’da. Burası da meşhur, oradaki tapulardan bilirsiniz Tema Park’ı. Burası da meşhur. 2010’da İBB tarafından özel proje alanı alındı. Bakanlık burada 600.000 metrekare inşaat alanı üretti, 600.000 metrekare.

Bakın sizin malınızdan anlatıyorum size sevgili dostlar. Sevgili dostlar sizin malınız, sizin gökyüzünüz, sizin arazileriniz. Fikirtepe… Ve Allah sağlığını versin, babamın Yalova’dan sonra İstanbul’a ilk adımı attığı yerde, Göztepe’de inşaatlarımız oldu.

Fikirtepe… Allah sağlığını versin, babamın Yalova’dan sonra İstanbul’a ilk adım attığı yerdir. Göztepe’de inşaatlarımız oldu. Fikirtepe’den çok sık gider gelirdik. Ben de ticari oradan minibüs arka yoldan gelir, kereste ticarethaneleri vardı, oradan kereste alışverişi yapardım. 19-20 yaşındaydım. Yani oralara o eski mahalle halini var ya şöyle gider, yerden evimizi öperiz yani. Keşke öyle kalsaydı dersiniz. Bak keşke öyle kalsaydı dersiniz.

Ve ben iş adamı olarak oradan bana insanlar gelirdi. Ya burada işte inşaat başlayacak, emsal ne kadar? 2,5 emsal. Beylikdüzü’nde yoğun biliriz ya, Beylikdüzü’nde en yoğun emsal 1,5. O zaman bize de çok yoğun geliyor. Hiç unutmuyorum, ondan da bahsedeceğim, bir mimarımız var Zakar Abi, Ermeni bir yurttaşımız. Zakar Abi böyle blokları koydu arsaya. Ya dedi, çok yoğun oldu. Babam hiç unutmuyorum, hareketi şu oldu. İki tane tahta blok koydu böyle 10’a 10 küsur tane, 97 yılından bahsediyorum. Böyle iki tane bloğa parmağıyla vurdu, "İn iki taneyi kaldır da ya yoğunluk olmasın" dedi. Gerçekten mimar kaldırdı, imar hakkımızı biraz eksik kullandık. Adını da Zümrüt Evleri koyduk, ben koydum adını. Şimdi biz 1,5 emsale fazla diyoruz, Fikirtepe 2,5 emsal. Ne oldu biliyor musunuz? 4,5 oldu, 5,5 oldu, 6 oldu.

Üsküdar sahiline anlatıyorum, buraya eklettim, niye biliyor musunuz? Bunlar Üsküdar’daki o canım sahili bile işgal ettiler. Büfeye verdiler, restoranlara verdiler. Üsküdar örnek veriyorum size. Yani Bakırköy, Zeytinburnu sabahlara kadar anlatırım yani İstanbul’u. Ben İstanbul’u minibüsle, otobüsle 1990 yılından itibaren Tuzla’dan Silivri’ye kadar dolaşmış biriyim. Özel arabasıyla değil yani.

Yeşil alan, sit alanı, afet alanı, boğazın silüeti, onlar için hiç fark etmedi. Hiç fark etmedi. Ama ama onlara binada rant de, imar rantı de, emsal artışında bayılıyorlar. Bayılıyorlar. Valla Allah'ıma şükürler olsun yani. Bir gün bir belediyenin kapısını iş adamı olarak çalıp da, 'Ya ben, işte şu kadar emsal istiyorum' falan filan, o zaman o kadar o kadar meşhur ki bu, AK Parti döneminden bahsediyorum, o zaman o kadar meşhur ki bu, bir tek belediyenin kapısı böyle merakımız olmadı. Babadan bize geçen terbiye. Bir arsa var, imarı ne, şu kadar onu yaparız, bitti. Bildiğimiz buydu yani.

Ama, böyle bir kültür getirdiler 2004'ten sonra İstanbul'a. Böyle bir kültür getirdiler. Onun için ben bugün şehir plancısı kıymetli arkadaşlarımızın tutuklanmasının tesadüf olmadığını söylüyor. Şehir plancıları, ben kızıyorum onlara, yüzlerine kaç defa söyledim. Belediyelerde şehir plancısı yok hükmündedir biliyor musunuz? Yoktur, bulamazsınız yani. Valla hakkımızı ödeyemezler, bak söyleyeyim, benim hakkımı ödeyemezsiniz yani. Belediyecilikte şehir plancılarıyla en yoğun biçimde teknik kadro ve idari kadro olarak çalışan kişi oldum. Gayet de memnunum, gayet de memnunum.

Ben ve yol arkadaşlarım kent suçlarına engel olduk. Kentlerimizin sağlıklı ve güvenli gelişmesi için görevimizi ifa ettik. Onun için tutukladılar. Bu elbette tesadüf değil. Tercihin nedeni açıktır. Kent rantlarını yöneterek sermaye transferi yapan bir dönem içerisindeydik çünkü. Şehir plancıları bugüne kadar aldıkları yerel kararlarla, planlama süreçleriyle ve bilimsel itirazlarıyla çok sayıda rant projesinin önüne durmuştur. İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerde kamu yararına aykırı çevreye, yaşam alanlarını tehdit eden projeler bu sayede ya durduruldu ya da değiştirildi. Yani tabiri caizse kurtarabildiğimizi kurtardık.

Bizden önceki dönemde, işte az önce sadece 130 projede 85 milyar dolar, o günkü dönemdeki değerlerinin oluşturduğu toplam rakam. 2009-2019 arasındaki rant odaklı planlamanın sonucu. Herkes bilmeyebilir, donatı alanından geçti diyorum ya, donatı alanı aslında o yerleşimin alanının ihtiyaç duyduğu fonksiyonlar demek. Yani donatı alanda kültür alanı vardır, dini tesis alanı vardır, sağlık tesisi alanı vardır. Donatıyı deyince anlamayan yurttaşlarımız olabilir. Yani bunları yok ederek imar rantını ürettiler bu şehirde.

Kamu yararı ve sosyal donatı odaklı planlama dönemini biz yaşattık İstanbul'a, biz. Ve hem mecliste çoğunluk değilken hem de mecliste çoğunluk olduğumuz zamanda ahlaklı, şehir planlaması etiğine uygun, insan odaklı, bu şehri işte azgın birtakım afetlerden koruyan planlamaları getirmek için büyük çaba sarf ettik. Büyük oranda başarılı olduk ama ne yazık ki o kayıp dönemde yapılan yapılmıştı. Hala da yapılıyor. Şişli örneğidir işte, dün söyledim.

Mesele zihniyet meselesidir. Bizim planlama felsefemizin odağında, İstanbullulara ve İstanbul'a hizmet var. Ama bizden önceki dönemde ise güzel İstanbul'umuzun yağmalanacak büyük bir arsa gibi görülmüş bir dönemi vardır.

Sayın Cumhurbaşkanı boş yere "Biz bu şehre ihanet ettik" demedi. Bakın bir anımı anlatayım size. İsimleri kapatıyorum kimsenin başına bir iş gelmesin diye. O meşhur Tema Park’ın olduğu yerde bir kurumun, hükümetin yönettiği dönemde önemli bir kurumun başındaki insanı ziyarete gittim. Çevreyi biliyorum ama hani oraya giderken de bir şey okuyordum, nereye geldiğimizi de tam böyle odaklanamadım. Binaya girdik. Makama çıktık, camlı bir şeyi var makam odası, böyle bakınca binalar üstüme üstüme gelince "Ya" dedim, "Bu nasıl proje?" dedim. "Neresi bu?" dedim. "Tema Park" dedi yetkili arkadaş. "Ya bu nasıl bir iş" dedim ya. Yani nasıl bir iş, tema deyince insanın aklına güzel şeyler geliyor ya. "Yav" dedi "Cumhurbaşkanı da aynı tepkiyi gösterdi. Bakmış demiş ki, 'Ya temayı anladık da bunun parkı nerede?' demiş." Diyen kişi, yaptıran kişi. İsmi kalsın.

İşte bizim dönemle bizden önceki dönemin en can alıcı noktasını iki tabloyla göstereceğim size, açabilir miyiz lütfen bir tabloyu? Sıradaki tabloyu. Bakın, 2009-2019 arasında bu çok önemli. O altta gördüğünüz kırmızı olan 2278. Yani o üstteki sütun, şeydeki satırlardaki kırmızı olan bir tanesi donatı alanlarından imarlı alanlara yapılan değişim, imarlı sahaya fonksiyon ve veya yapılaşma şartlarında değişiklik yapılmasına ilişkin düzenlemeler, plansız alanlardan imarlı alanlara dönüşümü içeren düzenlemeler dediği şey ve onun kırmızıların alt alta toplandığı şey; 716 + 1521 + 41, 2278 neyi temsil ediyor biliyor musunuz? İstanbul'da sadece 2009-2019 arasında parsel bazlı imar artışı ya da imarsız yere imar verilen arsaların sayısı. 2278. Bakın 2 değil, 27 değil, 270 değil; 2278. Arkadaşlarım bunu didik didik, bütün meclis kararlarını didik didik ettiler.

Parsel bazlı imar artışı nedir biliyor musunuz? Ben alıyorum elime dosyayı, benim arsam diyelim ki iki kat imarı var. 0.20 de tabana oturuyor. Ben gidiyorum diyorum ki oraya, "Yav bak işte benim çevremde şu var, o var, bu var." Benim arsam bir anda iki kat 0.20'den, örnek veriyorum işte 1000 metre arsa hani çarpalım, hani size pratik hesap yapayım; 400 metre imarı olan bir yere ben bir amcama rica ediyorum, oluyor orası 1500 metre imarı olan arsa.

Bir anda arsanın değeri emsal imar çıkarılmış 3 kat, 4 kat artırılıyor. Boşuna mı yapıyor bunu belediye sizce, sizce? Belediyenin kasasına giren bir şey yok onu söyleyeyim. Belediyenin kasasına giren 1 lira yok. Ama bu düzeni İstanbul'da işlettiler.

İstanbul Büyükşehir Belediyesinin imar komisyonu emlak ofisine dönüşmüştür ve emlak imar pazarlama ofisine dönüşmüştür. 2278 parsel bazlı İstanbul'da imar artışı. Tamamen deprem gerçeğini görmezden gelen, plan prensiplerini yok sayan, orada yeşil alan ihtiyacı nedir, park alanı ihtiyacı nedir, okul ihtiyacı nedir, çevresindeki trafiğin akış düzeniyle ilgili planlama prensipleri nedir, bütün bunları yok sayan, sadece oraya odaklanıp oraya ben en fazla ne yapabilirim diyen bir anlayışla, bir anlayışla imar geçirilen parsel bazlı sayısıdır 2278.

Öyle aklınıza şu gelmesin yani, Ekrem İmamoğlu 1000 metre dedi, bu öyle 1000 metre değil yani. Bazı arsalar 50.000 metre, bazı arsalar 70.000 metre, bazı arsalar henüz imarlı değil, 250 dönüm, 250.000 metre. Öyle basit işten bahsetmiyorum. İşte o zaman ne oluyor biliyor musunuz? Böyle bir bakıyorsunuz binalar dikiliyor. Beni bir iş adamı Azerbaycan'a davet etti 2004-2005 yıllarıydı, hani ortak iş yapabilir miyiz diye böyle bir tanıştık beni de misafir etti. 3 saat, 3 gün Bakü'yü ilk o zaman görmüştüm. Beni gezdirirken böyle sahilde durduk, Ekrem kardeş dedi, bak dedi o tikinti benim, bu tikinti benim, bu tikin, meğerse tikinti binaymış yani. Tam tikintilerin olduğu İstanbul’a bakıyoruz şu an. İşte o tikintilerin oluşma biçimi bu işte. 2278 parsel bazlı imar artışı.

Hemen bir sonraki... Bakın burada ne var biliyor musunuz? Bizim 7 yılda parsel bazlı imarın geçtiği sayı 69. 69. Diyeceksin ki ya bunun biri de bir, biri de bir öyle deme Ekrem Başkan yani niye 69? Ama 69'a da tek tek baktık. Yani ya kanunen haksızlığa uğramış bir kişinin hukuken kazandığı bir hakkın meclisteki uygulanmış hali veya kamu lehine yapılmış parsel bazlı değişiklik. 69. Hepsine tek tek baktık. Yani bu ne demek biliyor musunuz? Özellikle kalın kalın çiziyorum, imar artışına yönelik müellifi bizim yönetimimiz olan tek bir plan değişikliği ya-pıl-ma-mış-tır. Sıfır. 7 senede kimse kapımızı çalamamıştır.

Çok net, sıfır. 2278, sıfır. Şu 85 milyar dolar dediğim şey ne biliyor musunuz? O 2278 imar değişikliği için de 35 proje ha.

Buradan büyük bir yağmadan bahsediyorum. 7 yıllık dönemde tarifsiz, gerçekten büyük bir yağmadan bahsediyorum. Bizden önceki yönetim tarafından bizzat siyasi kadrolarıyla da yönetilen rant ve yağma organizasyonu ağır bir kent suçudur. Ağır bir kent suçudur. 10 milyarlarca dolarlık bu usulsüz uygulamaların her bir dosyası yargı konusudur. Neler neler konuşuruz.

Ama ben bunları dediğimde iddia makamı duyar mı, savcılık duyar mı? Duymaz! Duymaz, biliyorum. Böyle bir derdi yok. Şu andaki dertleri muhalefet. Şu andaki dertleri muhalefet, Ekrem İmamoğlu. Başka bir dertleri yok. Muhalifler, Halk TV. Murat Ağırel ayağı kelepçeli, sabah gene gitmişler evinden, yok fonla ilgili gözaltına almışlar evden. Peki siz evinden alınan bir foncu siyasi duydunuz mu şu ana kadar? Evinden alınan, milyarları götüren bir foncu siyasi duydunuz mu? Bir foncu bürokrat duydunuz mu? Ama gariban Murat Ağırel'i hem kelepçeli eve koy hem de git sabahın köründe evinden gözaltına al. Aynmazlık bu, aynmazlık! Bu büyük bir mesele.

Onun için tekrar ediyorum, ey muhalifler, ey toplumun yüzde 80'ini temsil eden sevgili halkım, birlik olun, bir araya gelin, omuz omuza olun, kalabalık olun, tepkinizi gösterin. Bu büyük bir aymazlık. Bu, her türlü hakkınıza, hukukunuza, bilgi alma hakkınıza, şehirlerdeki hakkınıza, her şeyinize, seçme ve seçilme hakkınıza, bir hükümeti değiştirme hakkınıza göz koyanların ortaya koyduğu tavırdır.

İşte İstanbul'un müteahhit ve rant odaklı gayrimenkul başkenti olduğu bir 10 yıldan sonra, halk odaklı, kamusal donatı ve altyapı öncelikli yaşam kenti vizyonuna geçtik biz.

Ben hatırlıyorum yani ben 2019'dan itibaren, iddialı konuşacağım, pazarlardan çıkmadım. Bir siyasetçinin pazara girmesi kolay değildir biliyor musunuz? Hele hele belediye başkanının pazara girmesi çok zordur biliyor musunuz? Yani belediye başkanını bırakmazlar yani. İniğini ciciğini böyle her şeyini ister senden vatandaş. Doğal hakkı, bunu şikâyet olsun diye söylemiyorum. Ben pazarlardan çıkmadım, çıkmadım.

Birileri sarayda oturuyordu. Birileri mecliste görev yaptığını zannediyordu. Vatandaşın arasına çıkamadıkları dönemde ben altı sene boyunca pazarlardan geri durmadım. Sokaklardan, caddelerden her şeyi paylaştım insanlarla, her şeyi. Ve o insanlarla her şeyi konuştum. Çünkü onlara hizmet ediyoruz ya. Onu dinlemeyeceğiz de kimi dinleyeceğiz yani? Şu anda şeyi yönetenler sadece birbirini dinlemekle meşgul. Artık birbirlerini de dinleyemiyorlar. Bir odaya koysak onları, her biri birbirine şüpheyle, şüpheyle bakar, acaba o foncu mu, değil mi? Ya da kendi foncuysa, ulan acaba anladı mı benim foncu olduğumu? Böyle bir manzara yani.

Onun için gerçekten çok büyük ve özenli bir emek verdik. Yol arkadaşlarım buraya çıktılar, kendileri de aslında İstanbul'a olan ihaneti anlattılar. Şehircilik anlayışımızın kişilere rant değil tüm milletimize fayda olduğunu, İstanbul'un silüetine ihanet edilen dönemden, Mimari Estetik Komisyonuyla birlikte İstanbul'u korumaya yönelik atılan adımları anlattılar. Ve her anlatıyla bir iftiranamenin önümüze koyulduğunu ve aslında çöp olduğunu herkes gördü.

Onun için bu davaya kimseyi inandıramadınız, inandıramayacaksınız. Niçin naklen yayın istenmedi zannediyorsunuz? Yani naklen yayın niçin istenmedi? Ya ben size bir şey söyleyeyim mi? Hani şu kayda alınıyor değil mi, kayda? Yani SEGBİS kaydına ya. Yahu kendileri kırpsın, kırpsın. Ey Adalet Bakanlığı, kendiniz kırpın. Böyle parçalayın, içinden seçin. İstediğinizi de seçin. Yarım saatini, bir saatini millete gösterin. İddialıyım ya. Bir televizyon programı, istediğiyle, istediği insanlarla... Yani karşıma kimi getirmek istiyorlarsa getirsinler, bir saat ya, bir saat. Milletin huzuruna çıkalım ya. Bir saat. Bir saat. Ters yüz olmazlarsa namerdim, ters yüz. Milletin huzuruna çıkamazlar, onun için canlı yayın istemediler. İstemezler, korkarlar çünkü. Çünkü suçlarını biliyorlar.

Halkı korumak için Marmara Bölgesi'nde, İstanbul'da birlikte adım atmak için çırpındık. "Deprem sorununa birlikte asılalım, ev ev İstanbul'u güçlendirelim" çırpındık. 3 defa bakanlara gittim, brifing verdim kendim. "Lütfen" dedim, "Bir araya gelelim. Yine siz koordine edin, biz size hizmet edelim" dedim. "Masa kuralım, İstanbul Deprem Konseyi kuralım" dedim. "Ve göreceksiniz" dedim, "Bakın bunun içine bankacılık sektörünü alalım, bunun içine sigortacılık sektörünü alalım, bunun içine inşaat sektörünü alalım ve bunun içine uluslararası kurum ve kuruluşları davet edelim, size iddiayla söylüyorum" dedim. Bu şehirde 5 yıl, 6 yıl içerisinde deprem korkusunu yerle bir ederiz. Yerle bir ederiz. Bizim deprem yerle bir etmeden, deprem korkusunu yerle bir etmenin yöntemini anlattım" Ama dinlemediler.

Dinlediler, kafa salladılar. İsmi kalsın bir tanesi, "Ya haklısınız ama..." dedi. İşaret bu. Bize dünle bir araya gelmek yasak çünkü. Biz şeyiz yani Madagaskar. Madagaskar'a da ayıp etmeyelim, o da bir ülke. Yani bir ülke yani herhangi bir ülke. Siyasetmiş, batsın siyasetiniz sizin. Sizin bildiğiniz siyaset bu ülkenin anladığı siyaset değil.

İşte o rant projesi dediğimiz beton kanal, Kanal İstanbul öyle doğdu işte. Bizi yok saya saya, milleti yok saya saya. Ey halkım, bu beton kanalla ilgili ne biliyoruz? Arazilerin sahibi kim? Kimlere ne kadar rant sağlandı? Hangi projeler buradan nasıl veriliyor? Sevgili dostlar, 2 milyon nüfus geliyor, 2 milyon! Bakın, 2 milyon nüfus geliyor ve Kanal İstanbul projesinin içerisindeki konutların şu anda lağımının nereye akacağı belli değil. Bu ne telaştır yahu? Kime söz verdiniz? En başta demiştim, kötü bir emlakçı projesi. Kötü bir emlakçı projesi.

İşte o ihanetin, ihanet ettik dediklerinin kesinlikle ve kesinlikle bir rant projesi, bir yağma projesi olduğunu… Bakın 40 yılın en büyük yağmuru düştü, can gitti. İmarla, mimariyle ilgili konulara değen kısmından bahsedeceğim ama şunu söyleyelim. 135 milyon metrekarelik yeşil alanımız, kamu alanımız gidiyor bakın. Sazlıdere Barajı ve Terkos Barajı'nı yok ediyoruz. Ve o civarındaki 135 milyon metrekarelik tarım alanlarını yok ediyoruz, orman alanlarını yok... 135 milyon metre ne demek biliyor musunuz, 135 milyon metrekare? 5 tane Beylikdüzü demek.

4 buçuk, 5 tane Beylikdüzü demek. En basit örneğini verdim. Yok ediyoruz yani. "Kim?” Bir kişi istedi diye. Hiçbir bilimsel altyapısı yok, hiçbir teknik altyapısı yok. Bir kişi istedi diye.

Bir fotoğraf var altta. Sadece gösterip geçeceğim. Bu işte az önce anlattığım imar rantının görüntüleri. Hatırlayın diye gösteriyorum. Zeytinburnu'nun tank bakım atölyesi mesela, kuleler. Başakşehir Şehit Ahmet Öztürk Kışlası. Binalar. Yani, sözü bana kentsel dönüşümü hızlandıracak falan filan. "Nerede deprem korkusu azaldı?" Esenler aynı Esenler, duruyor yine. Aheste aheste şişirdiler İstanbul'u.

Çekmeköy, Şehit Onbaşı Azim Özdemir Kışlası. Beşiktaş Askeri Lojmanları, Beşiktaş Jandarma Dikimevi. Hani 2016 15 Temmuz hain girişiminden sonra ne demişlerdi? Kışlaları, İstanbul'daki askeri alanları donatı alanı ve yeşil alan olarak İstanbullulara kazandıracağız. Askeri alanları şehir dışına çıkarıyoruz dediler. Alın size donatı alanları. Alın size yeşil alan.

Bakın, şurada Sarıyer Maslak 3. Kolordu Komutanlığı var. Meşhur, eee, 1453 müydü? Maslak. Hala daha falan devam ediyor, hala. Yani bir türlü toparlayamıyor. Öyle yanlış bir imar verdiler ki ya burasından toparlamaya çalışıyor, iptal ediyor. Orasından toparlamaya çalışıyor, iptal ediyor.

Sadece askeri alanları gösterdim size. Beşiktaş Askeri Lojmanları. Bak bakın, her birinin müteahhidi bayağı tanıdık yani. Artık cümcür cemaat biliyor yani kim olduklarını. Ne güzel iş değil mi? yani aldık elimize iki üç tane iş adamı. Efendim neymiş? Tabela almış da afiş asmış da bilmem ne mi? Kar mı ettik? Kar ettik vallahi. Sayın Cumhurbaşkanının %1 dedi 40 katına. 40 katı, 30 katı, 50 katı kar ettik. Burada hapse atacağız, yok yolsuzluk. Hadi oradan! Hadi oradan!

Cesaretiniz varsa 4 trilyonluk yolsuzluğu sorgulayın. Muazzam vurgun, kimin boğazına girdi? Oradaki rüşveti irtikabı bu. Hadi bakalım, öyle dik durmayla falan kasıla kasıla yürümeyle olmuyor yani. Geçin o işleri. Biz, biz mahallelileri biliriz yani.

Bir evrak göstereyim size, çok manidar. Hatırlayalım, 25 Aralık 2013'te Erdoğan Bayraktar'ın dediğine. Okuyorum: "İmar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan, yani Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatıyla yapılmıştır. Sayın Başbakan'ın istifa etmesi gerektiğine inandığımı ifade ediyor, yüce milletimize saygılar sunuyorum."

Vallahi benim bir tane Beylikdüzü Belediye Başkanlığı'ndaki arkadaşlarım da burada. Sayın Belediye Başkanı da o dönemde birlikte çalıştık. Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde de yönettiği arkadaşlarım burada. Bir tane şuranın imarını değiştirin dedim mi, demedim mi? Vallahi demedim, billahi demedim. Vallahi demem, billahi demem. Yani hemen... Bu bir kültürsüzlük yani. Hani bu ahlak dışı bir durum yani. Ama bölge planları yaptık, ilçelere geniş baktık. Okul nereye lazım, cami nereye lazım, cemevi nereye lazım, ne bileyim işte yeşil alan nereye lazım, o nereye, her şeye baktık, her şeye. Alın size işte. Ben demiyorum. Gizli değil, açık. Hani gizli tanık falan değil yani.

Yine dün bahsettiğim şeyi bugün göstereyim. Bir alta geçer misiniz? Çünkü bu anlayış oradan geliyor. 2 Nisan 1996 Meydan Gazetesi: "Kaçak yapılara ruhsat verip bağış alıyoruz." Vallahi bir tane göstersinler bakalım, Ekrem İmamoğlu döneminde kaçak yapıya göz yumulduğunu. Yüzlerce kaçak binayı, bütün itirazlara ve bütün farklı baskılara rağmen havzalardan temizledik, yıktık. İSKİ'den Allah razı olsun.

Geçelim burayı şimdilik. Konusu açılmışken buradan bir parantez açmak isterim. Yani bu iddianamenin en çarpıcı özelliklerinden biri şudur: İddianameyi yazan ve yazdıran anlayış, istediği kişiyi sanık yapıyor ve tutukluyor. İstediği kişiyi. Hiçbir şeye ihtiyacı yok. Akşamdan sabaha karar veriyor. Hani buradan biz bir şey çıkartır mıyız, sinekten yağ çıkar mı... İstediği kişiyi sanık yapıyor ve tutukluyor. İstediği kişiyi de hiç görmüyor, buharlaştırıyor. Acayip bir mekanizma.

2019 öncesini tarihten silinmiş gibi kabul eden bir savcılıktan bahsediyorum. İktidara ya da onlara yandaşlık yapan ya da en baştaki kişiye yakınlığı bilinen kişileri, başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere, yakınlığı bilinen kişileri tanık, hatta müşteki olarak bile dosyaya koymadılar. Buharlaştırdılar, uçtu gittiler yani. Ekrem İmamoğlu'yla çay içen hapse girdi ya. Çay içen ya! Çok özür dilerim Hüseyin Bey, tanışmıyoruz ya. Ya tanışmıyoruz, beyefendi hapiste ya.

Bir de casusluk yapmışız!

Birkaç örneğini vereyim? Tabii izinlerini almadım ama hani Murat Bey, Sayın Murat Kapki diyor ki, yani ben Acarkent’teki mülklerimi Cumhurbaşkanına çok yakın bir aile ferdine devrettim diyor burada. Soyadı Kaan olan aile.

Şimdi şöyle düşünelim. Dosyada da var, işte personeli ya personelimin evini devretmişiz, yani sanık burada yahu. E, sanık, bırak sanık. Sanık değil ya, müşterek diyor mülkümü verdim diyor. Peki, bu doğrudan geldi diyor. Beyanı var. İfadesi var, o da yok. Ya burada nasıl bir hak hukuk daire çıkaracaksınız, sorun? Sayın Başkan, Sayın heyet, soruyorum yani. Kul hakkı var burada, kul hakkı. Sayın Cumhurbaşkanına yakın diye Acarkent'te yanlış not almadıysam sekiz mülkünü ve üç firmasını o aile ferdine, soyadı Kaan olan o kişiye devrettiğini söylüyor. Ya bundan büyük bir fırsat olur mu? Eğer gerçekten şeyse, alın size çağırın ifadelerini, gelsin tanıyalım beyefendi iyi almış yani.

Bir iş yerinde 38 tane kaşe çıkan kişi, üç beş firmayı gizleyip ihbarlara sokan, fatura kestirmekle suçlanan kişi, bu firma bu dosyada sanık, ama hakkında hapis cezası yok. Ya kimse hapse girmesin, bak onu söyleyeyim yani. Herkes tutuksuz yargılansın, bizim derdimiz o.

İddianame diyor ki 11 milyon İstanbul'un verisinin bir firmaya sızdırıldığı ismi var orada. Şimdi firmanın ismi hakkında yok. Buraya da not almamışım, pek sevmiyorum veriyi ama iddianamede var. Firmanın adı yazıyor. Bak, bak, diyor ya, en büyük yani bu, bu soruşturmanın bombası ya hani İstanbul senin uygulaman vesaire.

Ya, sizinle de ilgili değil, firma ismi veriyorlar. Hüseyin Bey, diyorlar ki, Türkiye'de şu firma onun tarafından sızdırıldı diyor, iddianamede var. Ama bu firma Sayın Cumhurbaşkanına çok yakınmış o kişi ve bu firma ya da aileye. Bana gelen bilgi, duyum. Duyum. Ama bu kişi sorgulanmadı bile. Gözaltına alınmadı, aranmadı, dijital materyallerine el konulmadı. Arkası mı çok sağlam, diyelim yani? Biz nasıl sırtımızı yaslayacağız Sayın Başkan, Sayın heyet? Türk adaletine, iddia makamına nasıl sırtımızı yaslayacağız biz yani?

Bir iş yerinin isim verdiği dört tane emekçi şoför aylarca hapis yattı, aylarca.

Aynı ifadede adı geçen iki kardeş. Dün söyledim, bir tanesiyle 20 sene ortaklık yaptım dedim yani. Tanıyorum. Bunu yazdıran başsavcının hemşerisi, yakını. Niye ifadesi alınmadı. “Yahu bu adam böyle böyle diyor!” Ama diğerleri hapis yattı. 2 şoför sohbet etti diye hapis yattı 7-8 ay yani. Bunlar tek tek anlatıldı. Hukuk konumunda eşitsizliğin ve gerçekten hani Türk yargısına bu kadar ağır darbenin vurulduğu bir başka dosya yoktur. Göz göre göre bunu yaptılar, yapıyorlar.

Kim onları bu dosyanın dışına itti? Madem bir iftiraname yazdınız, onlar da dosyada var, aynı muameleyi göstermeyecek kadar aymazlık yapılmıştır. Adamına göre soruşturma, yakınına göre iddianame. İkili hukuk, işte hukukun kitabını yazdılar, ikili hukuk. Kitabını yazdılar. Dünya tarihine geçtiler. Bu kitabı yazanlar, bir gün o kitabın hesabını mutlaka yüce Türk yargısının huzurunda verecekler. Umarım sayfalar orada biter. Bundan sonra bu kötülük ve bu ihanet Türk yargısına yapılmasına son verirsiniz.

Ve belediyeler, bu dosyaya eklenenler sadece Şişli, Beylikdüzü, Beyoğlu. Şeffaflıkla işini yapan, kamuya iş üreten, kente ihanete karşı duran, görevini yapmaya çalışan arkadaşlar. Ve buraya eklendi. Şehrini koruyan, rantı değil, insanı önceleyen, kent suçuna karşı tavizsiz duran anlayış cezalandırılmak isteniyor.

Zamanda geriye akan paralar. İddianamenin doğrudan benim adımı yazdığı eylemler var. E çok enteresan. Tabii ayrıntılarına gireceklerim var. Daha sonra gireceğimiz var. Ama inanılır gibi değil yani. Her ay bir kavram değişiyor. Önce şu ay aldın diyor, sonra 3 sene sonraya gidiyor, oradan 5 sene sonraya... Yani zaman içinde makineyle dolaşan insanlar kendini nasıl kurtaracağını? Yok iskan tarihi deniyor, yok ruhsat tarihi deniyor. Sonra bakıyor ki ruhsat tarihinden 3 sene sonra bir tarih vermiş, dönüyor, geri dönmeye çalışıyor, dönemiyor çünkü evrak tutmuyor, evde tapu var, şu var, bu var. Tam bir rezalet. Tam bir rezalet.

Hissettim, duymuştum, -muşlar, -muşlar. Tekrar edilen anlamsız ifadeler. Yani dosyanın içi bunlarla dolu. Gerçekten hani bir savcılık makamının saygınlığını, önüne Cumhuriyet yazan ve en büyük değerimiz olan Cumhuriyetin ismini taşıyan tek makamı bu kadar örseleyen bir belge herhalde düzenlenmemiştir. Hissettik! Hisle onu bir iddia olarak içeriye atan bir çalışma yapılmış.

Hatay’da depremzedeler için yardım yapılmış. İddia makamı soruyor. Siz önünüze gelen her kuruma yardım mı yaparsınız? Önünüze gelen denen kurum İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Türkiye'nin en büyük kamu kurumu. Türkiye'nin en büyük kamu kurumu.

Sipariş bir bilirkişilik yaşadı bu dosya, sipariş. Çünkü ihtiyaç vardı. İtirafçılar birer birer dağıldı. Kendi sözleri hiçbir işe yaramadı. Geriye iddianamenin sığındığı bir duvar var; bilirkişi. Ve bu konuda arkadaşlarım çokça bilgi belge paylaştı. Buraya gelen, sonradan gelen, sanık konumunda tutuksuz arkadaşlarım da dahil, önce siparişin kendisi savcılık 10 Nisan 2025 tarihli yazıda bilirkişilerden ne istemiş? İhaleler üzerinde yapılan usulsüzlüklerin tespit edilmesi. Yani direkt diyor ki "Usulsüzlük var, onları tespit edin." Yazıya bakar mısınız?

Usulsüzlük var mı diye sorulmamış. Diyor ki "Usulsüzlük var, onları tespit edin." Yani savcı öyle bir yazıyor ki, bir de bilirkişi bunu önceden biliyorsa tir tir titriyor. Acaba göz altına mı alınırım?

Acaba ben de dahil mi edilirim. Usulsüzlüğün varlığı baştan kabul ediliyor ve bilirkişiye yalnızca bulmak düşmüş. Bir bilirkişiye neyi bulacağı önceden söylenirse, o artık bilirkişi değil kâtiptir, kâtip! "Söyleneni yaz kızım, söyleneni yaz oğlum" demektir.

Bir müdafi bu yöntemi tek cümleyle anlattı: "Ekrem İmamoğlu'nun katil olduğuna karar verdik, gidin bize ceset getirin." Kâtip kendisine söyleneni yazmış. İşler birleştirilmiş, rapor "Rekabet kısıtlandı" diyor; işler bölünmüş, aynı rapor "Bütünlük bozuldu" diyor. Birleştirmek suç, bölmek suç; doğru ne? Rapor söylemiyor. Çünkü aranan doğru değil ki. "Biz sana suç var dedik, oraya suç yaz kardeşim; başka bir şeye ihtiyaç yok." Yaklaşık maliyet hesabında henüz açıklanmamış nisan enflasyonu aranmış. Daha kimsenin bilmediği bir rakam. Adama diyor ki: "Kâhin ol kardeşim, yaz!" Kanun gereği ilan edilen, herkesin gördüğü bir bedel sızdırılmış gizli bilgi sayılmış. İlan edilmiş ya o rakam, ilan edilmiş. İlan edilmiş bir rakam nasıl sızdırılacak?

Kendi tankerinden kendi işine yakıt koyan bir kamu şirketi için "ücretsiz yakıt" yazılmış. Bir ihaleyi inceleyen uzmanların kendi kurumu aynı ihaleyi aynı usulle yapmış; kendi kurumunda usul olan İBB'de suç olmuş. Şu yakıt tankı meselesini 20'ye yakın insandan dinledik. Ya "Neymiş?" dedim en son buradan yakıt tankı ya! "Neymiş?" dedim ya! Çünkü bilirkişi onu böyle ana bir mihenk taşı yapmış.

Bir belediye şirketinin kâr marjı, duruşma savcısının kendi ağzıyla "kâr marjı" diye tarif edildi; iddianamede aynı kâr "zarar" diye yazılmış. Aynı usul 2012'den beri uygulanıyormuş. Defalarca Sayıştay denetiminden geçmiş, hiçbir sorun yok. Benden önce kamu hizmeti olmuş ama benden sonra suç olmuş!

Bir dijital müze alımı için yazılan rapor, alanı bir saatten az gezerek hazırlanmış. Aynı alımlara bakan başka bir bilirkişi zarar değil, bir kalemde %34, öbüründe %29 daha ucuza alım yapıldığını tespit edilmiş. Bir rapor "zarar", öbürü "daha ucuz" deniyor. Size göre hangisi alındı burada mesnet, zarar? Çünkü suç... "Suç yazacaksınız" denmiş.

Bir sanığın MASAK'ın bulabildiği tek para hareketi 810 lira, ama iddianameye nasıl geçmiş? 810 bin lira olarak geçmiş.  Ve bir olgu: Reklam ihaleleriyle ilgili raporu yazan bilirkişi, sonra meclis çoğunluğunun oylarıyla Sayıştay üyeliğine seçildi biliyor musunuz? TBMM oylarıyla Sayıştay üyeliğine seçildi. Görevini yaptı. Kimse itham edilmiyor. İki olgu yan yana konuluyor, gerisini millet okusun. Gerisini millet okusun.

Borç ödemek zarar; kar etmek zarar. İhaleyi iptal edip ucuza yaptırmak zarar. Kanunen iade edilen teminat zarar. Yapılmış işin bedeli zarar. Ya verilen ihalelerin tamamının bedelleri alt alta yazılıyor ve zararla karıştırılıyor. Yani ihalenin dersin ki şu kadar kar edilecekti de şu kadara yapıldı, hani şu kadar fazla var anlarım. İhale diyelim tamamı 1 milyar lira, 1 milyara da zarar diyor. Tamamı zarar. Hani öyle hiç uğraşmıyor yani. Yüzde 10 kar etmesi gerekiyordu da yüzde 20 kar etmiş, burada fazla kar var 100 milyon zarar var, öyle bir şey denmiyor yani.

Bakın bu salonda neler oldu. Bu salon adliye değil. Bir cezaevi kampüsü içinde duruşma salonu kılığına sokulmuş, ne yazık ki ucube bir yapı. Neden en başından beri canlı yayın istedim? Olmadı. Daha doğrusu benden önce ben burada daha tutsakken ilk günlerinde Sayın Özgür Özel bunu söyledi. Millet her şeyi görsün dedi. Sonra biz buluştuk ben böyle bir şey dedim, "Tabii deyin Sayın Genel Başkanım, ben hiç endişe etmiyorum ki." Bunu konuştuğumuzda biz daha mart ayını bitirmemiştik. Ve o günden beri arkasındayız.

Ne dediler? Çıktı Cumhur İttifakı'nın ortağı Sayın Bahçeli, "Yayınlayın" dedi, "Her şey ortaya çıksın" dedi. Hani hem de hakaret de etti bana yani. Masumiyet karinemi çiğnedi. Ama "Canlı yayını gösterin ortaya çıksın" da dedi yani. Hakkını veriyorum yine de. Çıktı Sayın Cumhurbaşkanı "Hayırlı olur" dedi. Ne oldu hayırlı olur? Fos çıktı. Niye? Çünkü Ekrem konuşursa, bu duyulursa perişan oluruzu gördüler. Yazanlar bunu gördü yazanlar. Cesaret edemediler, korktular. 87 milyon insan canlı izleseydi bu dava ilk hafta biterdi, ilk hafta. İlk hafta biterdi. Bu korkaklık unutulmasın.

Bu salonda gece yarılarına kadar süren, 15 saati aşan duruşmalarda birlikteydik. Sabahın 7'sinden gecenin 2'sine kadar neredeyse bir mesai yaptık. Haftalarca temiz havaya çıkmadan burada davaları beraber gördük.

Başka bir şey. Zaten 4 bin sayfa yazılmış, 80 bin de rapor düzenlenmiş. Yani bu, öyle ucube bir davaya dönüşmüş ki, buna ne program yaparsan yap tutmaz yani. Eğer adil yargılama ilkeleri olduğu takdirde bu dava bitmez yani, bitmez. Eeee? Siz tutuklu durun bakalım. Nereye kadar? Ne nereye kadar? Hangi insan haklarına uyacak bu? Nereye uydurulacak bu?

Bakın, ben tarihin henüz şahit olmadığı en büyük yargı saldırısına muhatap bir kişiyim. Hakkımda açılan davalarda 23 hakim, lütfen bir dakika gösterilebilir misiniz? 23 hakim görevinden alındı. 23 hakim. İsimlerini koymuyorum buraya herhalde, sadece birkaçının şehrini.

Ankara 2 No'lu Baro Başkanı ne demiş? Bakanlık bize ayrıcalık tanıdı, iki sene içerisinde 70 tane baro üyesi arkadaşımızı hakim savcı yaptık dedi. 70 tane arkadaşımızı hakim savcı yaptık dedi. Dedi mi? Dedi. Tekrar okuyorum. İki No'lu Baro Başkanı “Bakanlık bize ayrıcalık tanıdı, iki sene içerisinde 70 tane baro üyesi arkadaşımızı hakim savcı yaptık” dedi. Vallahi billahi benim bildiğim, baro başkanımız burada, baroların böyle bir ayrıcalık hakkı yok. Ha adı ister iki nolu olsun ister bir nolu olsun, kaç no'lu olursa olsun yani. Dedi. Sonradan istifa etmiş görevinden de falan filan. Hadi, geçtim onu bir tarafa. Allah söyletiyor.

Peki bu hakimlerin, bu 23 tane sürgün edilen hakimleri ben tanıyor mu? Tanımıyorum. Hatta şöyle söyleyeyim, muhatap olduğum iki mahkemede, ikisinin çok yakın AK Parti'de siyaset yapmış birilerinin yakın olduğunu sonradan öğrendiğim iki kişi var. İsmini vermeyeceğim, hani dava olduğunda söylemeyeceğim. Onlar bile sürüldü. Neden? Çünkü ondan işaret alamadı. Çünkü sürüldü hemen ilk gelen tak diye cezayı kesti. Ya bu 23, hani bir olur, iki olur, üç olur.

Ya benim hakimi sürülmemiş davam yok, hakimi değişmemiş davam yok. Eyy halkın Ekrem İmamoğlu'na açtıkları her davaya hakim bile beğendiremiyorlar. Kendi atadıkları, kendi koydukları, işte bu şekilde baro üzerinden kendi siyasi anlayışla hakim savcı yaptıkları insanları bile ikna edemiyorlar.

Ve bu mahkeme de benim için kurulmuş bir mahkemeye dönüştü. Bu dava için kurulmuş bir mahkemeye dönüştü. Buna göre atamalar yapıldı. O bakımdan bu ülkede benim hakkımda verilecek bir karar, kariyerlerini belirliyor. Yazık değil ya? Yazık değil mi yani? Bana yazık değil mi? Bu ülkeye yazık değil mi? Bu ülkeye yazık. Geçin Ekrem İmamoğlu'nu, bu ülkeye yazık, bu ülkenin yargısına yazık.

Bu iddianamenin imzacısı HSK'nın başında. Hakimlerin atanması, terfisi, sürgününü belirleme kurulu başında. Ve hala, hala bu dava ile ilgili konuşmaya devam ediyor.

Dün söyledim hâlâ Anadolu Ajansına verdiği röportajda bana, beni hitap ederken, yani beni konuşurken "Ekrem İmamoğlu suç örgütü lideri" diyor. Suç örgütü lideri kadar taş düşsün başına. Ayıp ya!

Neymiş? Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı Ekrem İmamoğlu hakkında sözlerinden dolayı soruşturma açtı. Bana, bana "suç örgütü lideri" diyorsun sen ya! Ey Bakan! Yani bir, bir kul, kul, Allah'ın kulu, bir vatandaş, bir yurttaş bu kadar korunmasız olur mu ya yasa önünde, yargı önünde, hukuk önünde? Bu kadar korunmasız olur mu ya?

Savunma hakkı müdahalesi bu salonda başlamadı. 19 Haziran 2025'te başladı, Mehmet Pehlivan'ın tutuklandığı gün. Suçu ne? İddianamede yazıyor: Avukatlık mesleğini bir zırh gibi kullanmak! Avukat ya! Kardeşim, benim avukatım, Ekrem İmamoğlu'nun avukatı. Mesleğini zırh gibi kullanmış. Yani mesleğinizden zırh oluyor mu bilmiyorum ama zırhsa evet, kullanacak, avukat çünkü.

Avukatlarımın cezaevi görüş günleri ve saatleri, cezaevi defteri ifşa edildi. İfşa edildi, sordum, soruşturdum, bağırdım, çağırdım. Ve Allah razı olsun infaz memurlarından. Yani çok, ben hiçbirinden şikâyetim yok, bak söyleyeyim yani. Allah razı olsun, Allah'ın kulu, memleketin evladı, insanlar ya, canım, yurdum insanları, burada jandarma kardeşlerimiz gibi ya. Yurdumun insanı ya! "Kızdım bu nasıl olur, yani bizden olamaz" dedik, "Yani bu UYAP'a yükleniyor" dedi. UYAP nedir, öğreniyorum yani. Bunu kim görür, Savcılık görür; hangi Savcılık, Bakırköy Savcılığı. Ya benim avukatlarımın isimleri ifşa edildi, şu dakikada şu girdi, bu dakikada bu girdi, Ekrem İmamoğlu'nu ziyaret edenler ifşa edildi. Bunu yargı tarihinde gördünüz var mı, ya böyle bir şey, böyle bir şey varsa bana deyin daha önce de şurada olmuştu. Bu nasıl bir iş?

"Neden İmamoğlu'nu bu kadar sık ziyaret ediyorsun?" diye soruldu, avukatlarımın avukatlarına bile operasyon yapıldı. Bir siyasi arkadaşımın gözaltına alındı, sonra tutuklandı. Tutanağını okudum ya. Adama diyorlar ki: "Sen niye 50 defa Silivri'de baz şeyi verdin" Tek soru. O da diyor ki: "Ekrem İmamoğlu'nu ziyaret ettim." Ve tutuklanıyor biliyor musunuz, tek soru. İsmini vermeyeceğim şimdi, daha birkaç hafta önceydi. Yani korkarsanız normal karşılarım, yani gelmeye niyeti olmazsa arkadaşlarımın şey yapmayın yani. Hani "Bize ne yaparlar?" diye...

Avukatım, gece saat 3'te burada konuştuk, teşekkür de ettik sayın başkana, heyetine. Çorlu’dan o gün tekrar buraya alınmasına... Gece 3'te, ya gece 3'te Kandıra'ya sürülüyor! Şimdi de ara verilecek, ara verilecek şimdi, hemen önden haber yollanıyor yani, yazı yazılıyor: "Hemen Kandıra'ya yollayın, hemen!" Ya bu nasıl bir şey ya? Yargı kin duyar mı? Yargı öfke duyar mı? Böyle bir şey var mı?

Güzel bir söz aldım yani, güzel bir alıntı yapayım yazıdan: "Devletin adaleti yurttaşın öfkesinden daha soğukkanlı, kalabalığın sesinden daha derin, siyasal çıkarların hesabından çok daha temiz olmalıdır. Yargı, günün gürültüsüne göre değil, hukukun kalıcı ışığına göre konuşmalıdır. Çünkü bugünün öfkesi geçer ama haksız kararın yarası kuşaklara kalır."

"Devletin adaleti yurttaşın öfkesinden daha soğukkanlı, kalabalığın sesinden daha derin, siyasal çıkarların hesabından çok daha temiz olmalıdır. Yargı günün gürültüsüne göre değil, hukukun kalıcı ışığına göre konuşmalıdır. Çünkü bugünün öfkesi geçer ama haksız kararın yarası kuşaklara kalır."

Bunlar hiç unutulmaz yani. Yani Lula'dan kopya çektiler, Lula’yı beşe çarptılar ya. Kitabın yasaklanması da işin son noktası diyelim adına ama devam ediyor yani, devam ediyor. Bu salonda bir sanığa, sorgusu daha bitmeden sırf bana helallik verdiği için tutuklamanın nasıl talep edildiğini ve bütün sanıkların, itirafçıların nasıl baskı altına alındığını anlattım. Bel kemiği denen itirafçının, yani bu duruşmanın bel kemiği denen itirafçının... Ertan'ın sorgusu yarıda kesildi. Benim avukatlarım soru sormadı adama.

Bunları yaşadık.  Ben buradan tespit ediyorum, buradan izliyorum; 100 gündür buradan izliyorum, 100 gündür! 100 gündür buradan izliyorum! Artık itirafçı şuna döndü: Sayın başkan, sayın heyet kusura bakmayın yani. Size bakmadılar, iddia makamına bakıp "Oldu mu? Doğru mu? İyi söylüyor muyum?" durumuna düştüler yani. Ben kendi 55 yıllık görgümle, insanların tutum ve tavrıyla o insanların hissiyatını oradan okudum, hiç gözümü kırpmadan izledim. O duruma düştüler. Artık oraya bakıp "Doğru mu oldu mu, nasıl, aynısını yapabildik mi?" dediler. Burada sayın savcıya yönelik konuşmuyorum ben, iddia makamına yönelik.

İtirafçıların nasıl üretildiğini anlattım. Bir kısmının bu salonda ne söylediğini de. Örgütü, Cebeci'yi, metroyu anlatırken gösterdim. Geri kalanlar için isim saymayacağım, her birinden tek bir cümle yeter. Hepsi kayıtlarda duruyor. Tabii ki ailemden, eşimden bahsederken de anlatacaklarım var.

İsim olarak duyduğum için o zamanki ifadelerimde kullandım; sözleri anlatıyorum yani, bu itirafçıların nasıl üretildiğini: "Ben önceki verdiğim ifadelerin hiçbirini kabul etmiyorum, çıkmak için söyledim", "Bu ifademdeki konuların tamamı uydurmadır", "Gazetelerde boy boy çıkmıştı, ben de onun aynısını söylemek zorunda kaldım", "Bana falancayı vereceksin dediler", "Önüme geleni imzalamışımdır", "Konuşma kesilip montajlandı", "Duyuma dayalı her şey, herkes bilir", "Bizim piyasa küçüktür, herkes bilir", "Soruşturma aşamasında duyduğum bir bilgi", "Hissettim" ve öbür itirafçı için "Hem etkin pişmanlıktan faydalanmış hem de benden intikam almıştır".

Parayı tahsil ettiği söylenen kişi, beni ilk defa vatan emniyette gördüğünü söyledi. Bu cümle en az 6 eylemin son halkası. O 6 eylemde parayı aldığı söylenen kişinin, paranın gittiği söylenen başkanı ilk kez gözaltında görmüş!

Şimdi bütün bu cümleler yan yana konsun, şablon, kimin adına bilmiyorum, günde 5 bin kamyon hesaplayın, eşitlik halindeydi, 140'ı okumadım, isim olarak duydum, uydurma, montaj, herkes bilir, duyuma dayalı her şey, intikam... İddianamede başta dediği beyanlar bunlardır. Başta diyor ya başta, başta ifadelere vurarak, başta değil, beyanlara, beyan.

Sayın bakan ne diyor? Beyan beyan yok diyor. Beyanla bir işi bile içeride tutuyorsanız hemen bırakırız dedi, bir sene geçti üstünden, herkes beyanla içeride. Herkes beyanla içeride. Herkes. İnsanların çocukları var, eşleri var, aileleri var, anneleri var, babaları var.

Bu salona hiç gelmeyenler var. 2 milyar doların sahibi gelmedi, sistem sözünün kaynağı gelmedi, beni en ağır cümlelerle anlatanların tek bir soruya muhatap edilmediler, en ağır cümlelerle anlatılanlar tek bir soruya muhatap edilmedi. Bu salonda birçok cümle duyuldu, bir sanık kürsüye çıkıyor, beni hiç görmediğini söylüyor, benden talimat almadığını söylüyor, bildiğinin duyum olduğunu söylüyor, sonra ekliyor, ben bunu savcılıkta da söyledim. Ama o cümleler ifadede yok.

Eeee cümleler nerede? Savcılık ifadelerinde yok, burada duydum diyenin ifadesinde biliyorum yazıyor, burada talimat aldım diyenin ifadesinde o cümle yok. Bir sanık şöyle dedi, “yazılsın istenilmişti ama maalesef yazılmadı.” Yazılısın istenilmişti ama maalesef yazılmadı. Bir itirafçının savcılık ifadesi yaklaşık 14 saat sürmüş, tutanakta soru yok, soru. Yani hani adam 14 saat konuşmuş zannediyorsunuz, tutanakta soru yok. Yalnızca cevap. Hangi cümle önce soruda kuruldu, sonra cevaba geçirildi bilmiyorum.

Bir başka ifade akşam 7:30'da başlamış, ertesi sabah 11:00'e doğru bitmiş, gece boyunca 15 saate aşan bir sorgu. Bir başka ifade avukatsız alınmış, sonrakiler için itirafçının kendi sözü etkin pişmanlığa uyarlanarak yapılan şeyler. İki ayrı itirafçı iki ayrı tarihte ifade vermiş, bir sanık ikisini yan yana koydu. Çıkarabiliriz, şuraya koyabilirsek uygunsa. Noktasına virgülüne kadar aynı beyanı vermişler. İki ayrı insan, iki ayrı gün, virgülüne kadar aynı cümle, o cümleyi kim kurdu?

Aleyhe cümle bir gecede ifadeye giriyor, aleyhine demişsen hemen, hemen yere hazır yani, boş bırakılmış orası. Lehine cümle 14 saatte bir kez bile tutanağa girmiyor. Aleyhe olan yazılmış, leh olan dışarı bırakılmış. Sonra bu ayıklanmış kağıtlar bizim tapularımızın, faturalarımızın, devletin belgelerinin üstüne konulmuş. Devletin belgesi yok sayılmış ama tek bir ifade, tek bir kelime bunların üstüne konulmuş ya. İtibar verilmiş.

Bu salonun gerçek hafızası SEGBİS kaydındadır. Benim savunmam için tutulan tutanağın gerçeğe aykırı olduğu da ses kayıtlarının dökümüyle ortaya çıktı. Belge bizde, cümle onlarda. Üstelik o cümleler bile seçilerek yazılmış.

Bu dosyanın en yanlış, en ağır, en acımasız uygulaması tutuklamalardır. Her işlem geri alınabilir Sayın Başkan. Her işlem geri alınabilir, düzeltilebilir, telafi edilebilir ama tutuklamalar telafi edilmez. Burada tutuklu geçirilen hiçbir gün telafi edilemez. Mümkün değil yani. Bir babanın kaçırdığı bayramı hiç kimse geri veremez. Bir annenin çocuğuna sarılamadığı geceyi hiç kimse geri veremez. Hiç kimse. Tutuksuz yargılama esastır. Tutuklu yargılama istisnadır. Bunu ben değil kanun söylüyor, böyle böyle en başa kalın puntolarla yazmış yani. Anayasa söylüyor. Hele seçilmişler ve ekipleri söz konusuysa bu eşik çok daha yüksek tutulmalıdır.

Normalde devlet memurları ve seçilmişlerle ilgili soruşturmalar, müfettişler, aşamalar, aşamalar, aşamalar... Sabahın köründe değil, gece yarısı tutuklanıyor ve hala tutsak tutuyorsunuz bu insanları. Hala. Bu dosyada istisna kural haline geldi. Kural rafa kaldırıldı. Dava açıldığında 100'ü aşkın insan tutukluydu, sonra eklenen dosyalarla bu sayı daha da arttı. Bunlar rakam değil. Her biri bir ev, her biri bir aile, her biri bir çocuk, anne, baba, dede, torun, evlat, her biri bir sofra. Tutuklamayla topluma bir mesaj da verilmek istendi. Eskiden biri tutuklandığında insanlar herhalde ciddi bir şey vardır derdi. Bu dosyada da hissin, bu hissin yaratılması istendi. Onun için asrın yolsuzluğu denildi.

Çıktı, masumiyet karinesini yerle bir eden şahıs, lekelenmeme hakkının üstüne çıkıp onu çiğneyen şahıs, asrın yolsuzluğu dedi. Koskoca belediye suç örgütüne çevrilmiş denildi. Biraz da insanlar bu yalanı satın alsın diye tutsak tutuluyoruz Sayın Başkan, Sayın Heyet. Bir kişi bunu dedi diye tutsak tutuluyoruz Sayın Başkan. Bir yalan uğruna. 19 Mart'tan bu yana 550 günü aşkın süredir bu insanlar evlerinden, ailelerinden, çocuklarından uzakta.

19 Mart sonrası, 19 Mart sonrası kaç öğrenci, kaç genç gözaltına alındı? Kaç öğrenci tutuklandı? 593 öğrenci gözaltına alındı ya. 18 yaşında, 17 yaşında, 19 yaşında ya. Bu evlatlar gözaltına alındı. 238 kişi tutuklandı ya, bu çocuklar sınavlarını kaçırdı ya. Ya kimin vicdanı bunu ödeyecek ya? 238 tane çocuk hapiste tutuldu aylarca.

Benim kaldığım hapiste bile öğrenci vardı. Aylarca. Yılı kaçırdı. Ders veremedi, sınava giremedi.

Ne oldu biliyor musunuz Sayın Başkan, Sayın Heyet? Hepsi beraat etti biliyor musunuz? Hepsi. Niye hapse atıldı? Milli iradeyi savundu diye, Saraçhane'yi savundu diye ya! Yansın bağrınız. Benim bu sözlerim içinizde olsun. Bu sözlerimi alın, içinizde, vicdanınızda tutun. Yakıyorsa sizi yaksın, içinizi yaksın isterim yani. Düşünün. 238 öğrenci, 238 genç sınava girmedi ya! 18 yaşında, 19 yaşında ya! Bu tutuklamalar olmadan bu yargılamalar yapılamaz mıydı? Buralarda bu insanlar tutuklu olmadan bu yargılama yapılamaz mı yani? Bal gibi yapılır! Bal gibi yapılır! Bir avuç muhteris inadını tatmin edecek, öyle mi? Ben bunu anlamıyorum, Ee ne olacak? Ne olacak yani?

Hatırlayalım; zimmet, sahtecilik, biletlerde kalpazanlık ve bunlar için örgüt kurmak, yıl 2002. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin eski başkanı Sayın Erdoğan sanık, 37 sanık. Kaç kişi tutuklandı biliyor musunuz? 3 kişi. 3 kişi, üçü de sıradan çalışanlar. 2 ay içerde kaldılar, 2 ay. 2 ay. Sayın Erdoğan bir gün bile tutuklanmadı, 1 gün! Zimmet, sahtecilik, biletlerde kalpazanlık, bunlar için örgüt kurmak... Bir gün bile tutuklanmadı. Sanıkken partisinin genel başkanıydı. Sanıkken partisi seçim kazandı. Sanıkken milletvekili oldu. Sanıkken başbakan oldu. Kimse onu milletten, sandıktan koparmadı.

Ne değişti, kanun mu? Kanun değiştiyse tam tersine olumlu anlamda değişti. O gün yapılan yanlışlar varsa yapılmasın diye değişti. 2005'ten sonra tutuklama iyice istisnai hale geldi. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sayısız kararla tutuklamanın alanını daralttı. Değişen tek şey şu; Erdoğan da bir zamanlar bu şehrin belediye başkanıydı, o da milletin oyuyla seçildi, ben de. Hem de onun aldığı oyun kaç katı. Kaç kat oy aldım biliyor musunuz? O da yargılandı, ben de yargılanıyorum. Yargılanmadan kaçan yok ki. Yargılanmadan kaçan namerttir. Yargılanmadan kaçan şerefsizdir, namussuzdur.

Aramızda tek fark var, tek fark var. O yargılanırken 1 gün bile tutuklanmadı, 1 gün, 1 tek gün bile tutuklanmadı. Ben ise bu ülkenin 1. partisinin cumhurbaşkanı adayıyım. 16 milyon İstanbullunun seçtiği belediye başkanıyım. Dün 4. kez yenilenen Türkiye Belediyeler Birliği Başkanıyım. Ve 1.5 yılı aşkın süredir Silivri'deyim. Benim bildiğim bu karar artık sizde, üçünüzde yani. Bunu ispat edeceksiniz. Benim bildiğim, benim öğrendiğim kanun, benim baktığım Türkiye Cumhuriyeti devleti, benim baktığım yargı düzeni bana burayı gösteriyor, burayı göstermiyor. Sizi gösteriyor artık.

1.5 yıldır buradayım, neden? Seçim iptal ettiler, olmadı. 13 bin 600 oy farkla kazandığım seçimi 806 bin oyla kazandım. Sandıkta yenilemedi, onun için buradayım. Kendi söyledi, "İstanbul'u kazanan Türkiye'yi kazanır" dedi. Baktı seçimde olmadı, "O zaman tutuklayarak olsun" dedi.

Buradaki arkadaşlarımın bu geceyi de cezaevinde geçirecek olmasının tek sebebi bu.

Bu, yalnızca bizim yaşadığımız bir şey değil. Tutuklama çeyrek asırdır bir silah gibi kullanılıyor. Gazeteciler, yazarlar, avukatlar, akademisyenler, işçiler, öğrenciler bir paylaşım yüzünden, bir gösteri yüzünden Türkiye'nin cezaevleri artık 500 binleri konuşmaya başladı ya. 500 bin! 500 bin insan! Bu yükü taşıyabilir misiniz zannediyorsunuz? Taşıyamazsınız. Bunu düzeltmek zorundasınız.

Ve en kötüsü, hapishanenin siyasi hayatın olağan bir parçası haline getirilmesi. Ey halkım, bunu sakın kanıksamayın. Bu vurgunculara karşı birlik olun, bir olun, bir araya gelin. Bunun siyasi partisi yok. Ey muhalifler, bir araya gelin. Asrın vurgunu, soygunu, fon vurgununu yapanlara, milli irade vurgununu yapanlara, zam vurgununa, bu vurgunculara karşı birlikte olun. Seçme ve seçilme hakkınızı korumak zorundasınız. Değiştirme hakkınızı elinizden almak isteyenlere karşı mücadele etmek zorundasınız. Bu artık bu ülke için, bu millet için bir beka sorunudur. Kanıksanamaz.

Bu millet özgürlüğüne düşkün bir millettir. O kadar seviyorum ki hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım. Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım. Yırtarım da dağları, enginlere sığmam, taşarım. Bayılıyorum buna ya. Bayılıyorum yani. Diyorum ki bunu benim için yazdı diyorum biliyor musunuz? Ben de diyorum ki hayır bunu 87 milyon için yazdı. Ben bana yazdı bunu diyorum. Bana yazdı diyen herkes buna karşı durmak zorundadır.

Bu dosyada tutuklamalar yasal değildir. Hukuki değildir. Gayrimeşrudur. Bu iddianamedeki suçlamalar, tutuklama değildir. Suçlamalarla tutuklama şöyle dursun, bir ağır ceza davası bile açılmamalıydı.

Arkamda devlet memurları var, genel sekreter yardımcıları var, daire başkanları var, mühendisler var, genel müdürler var. Polise, emniyete hizmet etmiş insanlar var, belediye başkanları var milletin seçtiği. Yalnızca benimle aynı günde çalıştıkları için oturan insanlar var. Yataklı belediye ile iş yapıp her şeyi belgeli, evraklı belediyeye para kazandırmış iş insanları var. Ya onların emekçileri var. Alakasız bir işin yüzünden cezaevinde duran emekçiler var, alakasız. Bu utanç verici ya. Dava açılmaz ya, dava açma birçok konuşur da dinledim birçok konuyla ilgili dava açılmaz. Biliyorum, sizi de biliyorum. Bu davayı görürseniz normalde böyle dava olmaz diye geri yollarsınız ama bu davaya dönüştü. 155 tane eyleme dönüştü. Böyle rezalet olmaz.

Evladı olan düşünecek. Annesi, babası, eşi olan düşünecek. Burada da bu mesuliyeti alan herkes dü-şü-ne-cek. En az benim bin katım kadar düşünmek zorundasınız sayın başkan. Herkesin elinde belge var. Ve hepsinin elinde dekont var. Hangisinde saklı, açıklanamayan bir kuruş buldunuz? Hangisinin?

Bir eski bakan, anlatacağım. 35 yıldır emeğim var. 35 yıldır kenara koyamadığım kadar malı mülkü 4 ayda kazanmış.

Ortada ne var. Ortada kim var, hani tutuklanan? Hani gözaltına alınan? "Tutuklansın" demiyorum, hani yargılama? Tövbe hesabı açmışlar; tövbe istiğfar getir, tamam. Tövbe istiğfar getir, tamam! Tövbe hesabı açılmış, oraya yatır, tövbe ettin! O tövbe istiğfar Yaradan'la kul arasında. Kendini Allah yerine koyan varsa, hâşâ hesap verir yani. Tövbe dediğimiz şey Yaradan'la benim aramda, Yaradan'la. Birileri kendini Yaradan yerine koyuyorsa hadi oradan!

Bir tablo göstermek istiyorum Sayın Başkan.

Hakim: Uygun yerde araya gideriz…

Ekrem İmamoğlu: Biraz daha vaktinizi almak istiyorum, çok uzun sürmeyecek Sayın Başkan. Bir tablo göstermek istiyorum. Bakın, 19 belediye, 60 operasyon; İstanbul'da biz bunu yaşadık ya bir buçuk senedir, iki senedir. Ahmet Özer dostumla, belediye başkanımla başlayan o vahşi süreç…

Tutuklananların 20'si belediye başkanı ve vekili. 1568 kişi gözaltına alındı. O 1568 kişi, dört gün o rezil yerde... Çok affedersiniz, söylemek zorundayım; sidik kokan, tuvaletle iç içe, o kepaze yerde dört gün tutuldu. Ne yapıyor biliyor musunuz o dört gün tutulma? 5488 gün yapıyor Sayın Başkan, sayın heyet. 5488 gün! Vatan Caddesi'nin bodrum katından bahsediyorum, Vatan Emniyet'in bodrum katından bahsediyorum.

Burada yapılan işler, burada yapılan muameleler; bakın, yargıyı rezil kepaze etmek üzerine yapılmış işler. Türk polisini rezil kepaze etmek üzerine yapılan işler. Jandarmamızı rezil kepaze etmek üzerine yapılan işler. Kim makam, mevki ve menfaat elde edecek diye, elde edecek diye birine yarayacak diye, bir avuç muhteris dalkavukluk yapacak diye memleketi rezil rüsva eden işler bunlar.

Ve burada yazıyor: 336 kişi tutuklandı. 90.000 gün hapis yattık bir buçuk iki senede, 90.000 gün! 250 yıl hapis yattık! Ne dedim? Ne dedim? Sayın Erdoğan bir gün bile hapis yatmadı, üç arkadaşı iki ay hapis yattı. Keşke onlar da yatmasaydı. Bakın, onu diyorum hâlâ; keşke onlar da yatmasaydı. Ve siz buna yargılama diyeceksiniz, öyle mi?

31 Mart 2024'te İstanbul sandığa gitti, kararını verdi; İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile birlikte 26 ilçe kazandı ya. Ekrem İmamoğlu, 39 ilçenin 32'sinde birinci oldu. Ya siz benim sorumluluk duygumu tahmin edemezsiniz Sayın Başkan, sayın heyet! Bakın, bu böbürlenecek bir şey değil. Bana ilk seçildiğim zaman Beylikdüzü'nde arkadaşlar dedi ki: "Niçin sevinmiyorsun?" Dedim: "Yahu yarın o kadar çok işimiz var ki, onu düşünüyorum" dedim.

Ben sorumluluk duygusuyla büyüdüm. Beş yaşından beri dükkân emanet edilen biriyim ben, beş yaşından beri. Altı yaşında dükkân açmayı öğrendim; bismillah deyip sağ ayağımla dükkânın içinden giren bir esnaf çocuğuyum ben. Sorumluluk duygusuyla büyüdüm ben. Beni her yere sorabilirsiniz yani. Camiye de sorabilirsiniz, Kur'an kursuna da; ilkokuluma da gider sorarsınız, liseme de; üniversiteme de gider sorarsınız, siyasetime de. Beni her yerde, her şehirde sorabilirsiniz. Ben o 39 ilçenin oy vereni de vermeyeni de herkese olan sorumluluk duygusuyla konuşuyorum.

Yazık. Ve de aramızda sekreterler yattı, makam şoförleri yattı, zabıta memurları yattı. Yazık yani. Suç örgütü üyesi dediler insanlara. Hayatında direksiyondan başka bir şey görmemiş kişiye suç örgütü üyesi dediler ya. Ve her birinin kapısı var. Ve her birinin bir kapısı var. O kapı sabaha karşı çalındı, çocuk uyandı, kapıda polisi gördü. Annesi o sabahtan beri uyuyamıyor. Bu çocuklar artık uyuyamıyor. Eve polis baskın yaptı. Mini minnacık çocuk elindeki oyuncakla polise vurmaya başladı artık biliyor musunuz Sayın Başkan, Sayın Heyet? Elindeki oyuncakla polise vuruyor. Benim polisime. Kim için? Makamını terk etmek istemeyen birisinin onun yol ve yöntemlerini uygulama biçimini kendince geliştirmiş bir avuç muhterisin hukuksuz tutum ve tavırları için.

Okulun ilk günü babasının elini tutamayan çocuklar var. Mezuniyetini göremeyen babalar var. Bayram sofrasında, sahurda, iftarda boş kalan masalar, sandalyeler var. Görüş gününü takvimde işaretleyip bütün haftasını o 1 saate göre yaşayan eşler var. Hatta o 1 saate göre program yapıp o gün oraya gidecekken oradaki kişinin alınıp başka bir hapishaneye sürüldüğünü, 600 kilometre öteye gittiğini gören anneler, babalar var 80 yaşında, 90 yaşında. Şu anda onlar burada. Aylarca tutuklu yargılanan insanlar var. Sonra savcılık koşturmaya yer yoktur dedi. Yargılamaya gerek görmediği insanlar var. Bak Aziz İhsan Aktaş dosyası. Utanç verici ya. Utanç verici ya. Geleceğin ikisinde de burada izlerken dedim ki ben ne izliyorum ya? Ben ne izliyorum ya?

Yeni bir delil yok Sayın Başkanım. Sayın Heyet yeni bir gelişme yok. Aynı dosya, aynı iddia. Uyduracaksa birileri uydurur. Uydurmanın sonu yok, kaydırmanın sonu yok, beyanın sonu yok, eklemenin sonu yok. Dün tutuklamayı gerektiren neydi? Bugün tahliyeyi gerektiren ne? Tutuklama istisnadır. Kanun bunu açıkça yazar. Kaçma şüphesi olacak, delil karartma ihtimali olacak. Bir zabıta memuru nereye kaçacak Allah aşkına? Siz o kaçacak kişilerin hesabını 4 aydır 2,5 milyar koyanda görün. Buradaki insanların gideceği yer belli.

Bir şoför hangi delili karartacak ya? 50.000 lira, 35.000 lira, 40.000 lira alan şoförlere 8 ay sıfır maaşla hapiste tuttunuz. 9 ay hapiste tuttunuz. Bir mimar imzasını attığı belediyenin arşivinde duran projeyi nereye saklayacak bir şehir plancısı? Bu insanların adresi belli, işi belli, ailesi belli, yuvası belli. Vermediği hesap kalmadı. Yıllardır aynı kurumda, aynı mahallede yaşıyorlar. Hatta bir kısmı belediyenin lojmanında yaşıyor.

Ben bu tablonun ne anlattığını çok iyi biliyorum. Çok iyi biliyorum. İstanbul'da bir belediyede çalışmanın bedel olarak ödetildiğini anlatıyor. Bedel, bedel ödeyeceksiniz. Ama kim? İstanbullu dese sorun yok. Bir iki kişi istiyor, uygulayıcı bir muhteris ekip var. Seçilmiş bir yönetimle aynı masada oturmanın, bir başkanın şoförü olmanın bile bedeli olduğunu anlatıyor bu iftiraname ve bu uygulamayı yapan muhterisler. Milyonlarca İstanbullunun sandıkta verdiği kararı sabaha karşı çalınan kapılarla, nezarethanelerle, cezaevleriyle ters yüz etme çabasını anlatıyor. Bu dava siyasidir. Bunun adı siyasettir. Yazıktır, günahtır.

Sayın Başkan, sayın heyet; aziz milletimizi tekrar saygıyla selamlayarak savunmama kaldığım yerden devam ediyorum.

Evet, aslında şu ana kadar bölük bölüm de olsa bu dosyanın üzerinden geçtim. 19 Mart sabahından bu zaman kadar bir süreci sizlerle paylaştım. Bir şafak baskını, hatta sahur baskını gördük. Soru sorulmadan geçen 4 gün herkese açık, savunmaya kapalı bir soruşturma gördük. “Tutukla, aileyi al, şablonu koy, kapıyı aç” diye işleyen bir itirafçı düzeni gördük. Bir partinin kapatılmasıyla biten bir ceza iddianamesi gördük. Bir belediyenin teşkilat şemasından çıkartılmış bir örgüt şeması gördük. Ve 560 milyardan 160 milyara, 160 milyardan 0'a inen bir rakam gördük. Devlet projesini yüklenicisine yazılmış bir maden zararı gördük. Borcunu ödediği için dolandırıcılıkla suçlanan bir yönetim gördük. Kamuya yarım milyar lira kazandırdığı için rüşvetle suçlanan bir ihale iptali gördük. Zamanda geriye akan paralarla uydurulan bir iftiraname gördük. Müştekinin memurundan bilirkişi gördük. Kapanan mikrofondan yazılmayan cümleler, değişen hakimler ve bütün bunların bedelini cezaevlerinde ödeyen yüzlerce insan gördük.

Bu dosyanın hiçbir durağında belge yok. Manşet var, şablon var, duyum var, siparişle yazılmış bir iftiraname var. Belge bizde, cümle onlarda. Hükmümü söylüyorum: Bu dosyada suç yok.

Bu dosyada siyaset var. Sandık var, milletin bir iradesi var. O iradeyi bir ceza dosyasıyla yenmeye çalışan acz içindeki insanlar var. Bu suç değil, siyasettir. Bu yazılan şey siyasetin ta kendisidir. Siyaset bu ülkede bir zümreye ya da bir kişiye ait değildir, millete aittir.

Peki bütün bunlar neden yapıldı? Neden bir belediye, devletin kendi kurumlarının 1600 denetimine rağmen suç örgütü ilan edildi? Bu sorunun cevabı bu dosyanın içinde değil, burada bulamazsınız. Bu dosyanın sebebinde, sebebini anlamak lazım.

Şimdi size sebebinin nasıl başladığını anlatacağım. Beylikdüzü'nden İstanbul'a uzanan ve iktidarın korkulu rüyasına rüyası haline gelen yönetim anlayışımızı anlatacağım. Millet şahididir. Onun şahitliğinde milletimizin başta değerli İstanbulu hemşerilerimizin şahitliğinde yaşadıklarımızı anlatacağım.

Kıymetli halkımız, değerli hemşerilerim, biz bizden önceki yönetimlerle kıyaslandığımızda herkes görecektir ki İstanbul'da az zamanda, az kaynakla, kamu yararına inanılmaz başarılı işler ürettik. Çok daha fazla iş yaptık. Çok daha fazla metro, çok daha fazla altyapı yatırımı, çok daha fazla yeşil alan, çok daha fazla sosyal destek, hem de misli misli çok daha fazla sosyal kültürel yatırım. Peki bu nasıl mümkün oldu? Dürüst ve liyakatli yönetimimiz sayesinde mümkün oldu. Siyasetin esir almadığı, siyasetin hüküm koymadığı, yani siyasi partinin göreviyle devletin konumunu birbirinden ayıran ahlakla oldu.

Bakın burada tekrar hatırlatayım; İstanbul 2019 Büyükşehir Belediyesi seçimi, esasen en önemli milattır. Elbette Beylikdüzü bölümü de vardır, ama en önemli milattır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 2019 yerel seçiminden önce benim adaylığım, her ne kadar o dönemde mensubu bulunduğum Cumhuriyet Halk Partisi ve İyi Parti arasındaki ittifakın bir adayı olarak yola çıkmış isem de ki bugün çok değerli iki genel başkanın burada olmasından da mutluluk duyuyorum.

Heyetin gelmesinden de onur duyuyorum. Hem Sayın Musavat Dervişoğlu'nu hem de Sayın Özgür Özel'i saygıyla selamlıyorum.

O dönemde aldığım bu görevin evet Millet İttifakı'nın bir adayıyım ama ben İstanbulluya hitap etmek istiyorum ve bunun İstanbul İttifakı şeklinde isimlendirilmesinin nasıl kapsayıcı olacağımızın da bir işareti olacağını ortaya koyduğumda, her iki siyasi parti anlayışı olarak da buna uygun ve buna prensipleriyle uyumlu davranmasının çok büyük katkısı olmuştur. Zira 2019 seçimleri, daha evvelki gün anlattığım şekliyle, o ittifakın siyasi ittifakın bir suç sayıldığı şekle kadar giden bir yolculuğu tariflemiştik esasen o gün. Ve o gün başlayan o mücadele gerçekten Türkiye demokrasisi adına ve Türkiye'deki değişim adına muazzam bir başarıyı bizlere kazandırdı.

Ve ifade ettim yine ediyorum 6 yılda bize güvenenlerin başını öne eğdirmedik. 1600 denetimden hepsinden aklanarak çıktık. Aynı periyotla bizden önceki dönemde tam 11 kat denetlendik, 11 kat. Bir tarafta 140 bir tarafta 1600. Bu kadar misliyle denetlenen bir kurumun, tabiri caizse girmedikleri daire başkanlığı, girmedikleri iştirak kalmadığı halde verilemeyecek hiçbir hesabımız olmadığını ispat ettik. Hakkımızda açılan tek bir dava yok. Bu yüzden sizler de biliyorsunuz ki burada yol arkadaşlarımızla yargılanmamızın sebebi yolsuzluk değil; tam tersine yolsuzluğa, İstanbul'un talanına ve 100 milyarlarca dolarlık imar rantına dur demiş olmamızdır.

Ancak tüm bunların yanı sıra bu davanın altında yatan siyasi husumetin kökeni, İstanbul modelinin büyük başarısıdır. O güçlü, var ettiğimiz İstanbul İttifakıdır. Gerçekten hiçbir insanına, hiçbir hizmetine siyasi bir kılıf takarak değil, tam aksine milletine hizmet eden bir belediyeciliği ortaya koymanın, her siyasi partinin içinde olduğunu, her siyasi anlayışın hizmet almasındaki yolların açık olduğunu, herkese eşit davranıldığını ortaya koyan bir anlayıştır İstanbul modeli. Onun içindir ki burada gelip bizimle beraber olan muhalefetin hemen hemen bütün siyasi parti temsilcilerine de ayrıca teşekkür ediyorum, milletvekillerine, grup başkanvekillerine.

İşte İstanbul modelinin bu büyük başarısı siyasi husumetin kökeni olmuştur. Yani İstanbul'u kazanan Türkiye'yi kazanır diyen zihniyetin, bunu kendine tehdit görmesinden dolayı ortaya çıkan bir husumetin, sürecin sonucudur bugünkü dava. Halbuki yani seçim kazanmak, seçim kaybetmek böyle bir husumet doğurabilir mi, mümkün mü? Demokrasi anlayışında bunu kabul etmek ya da ya da bunu bir hakmış gibi göstermek mümkün mü?

Ama şu anlayışla mümkün. Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider anlayışındaysanız bu mümkündür. Demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz diyen anlayışa sahipseniz mümkündür husumet. Ama biz demokrasiye öyle bakmayız. Kaldı ki kazanmak, kaybetmek diye bir şey olmaz, o bir günlük bir şeydir. Ama ertesi gün artık kazanan o şehrin insanı olur. Eğer seçimi kazanan ve yönetimi o gün itibariyle ele alan bir siyasetçi, o ahlaki duruşu, o demokrat tavrı gösteriyorsa, o an itibariyle herkes kazanıyor demektir. Esasen kazanmanın rekabetidir ahlaki duruş ve ahlaklı siyaset.

Kazanmanın mücadelesi de şudur; ben daha iyi yaparım anlayışıdır. Ben senden daha çok hizmet ederim anlayışıdır. Ben senden daha çok sosyal destek sunarım, daha başarılı projeler yaparım anlayışıdır. Yoksa sen iyi yapıyorsun ben senin ayağına çelme takarım anlayışı değildir.

Bir toplumun, bir ülkenin, bir milletin hizmetine koşan insanlar, birbirine çelme takmaz, daha iyinin yarışını ortaya koyar. Budur demokrasi, budur siyasi siyasetin ahlaki duruşunun usul ve üslubu. Ama bugünkü zihniyet orada değildir. Orada değildir yani ne yazık ki orada değildir.

Bir sözünü daha hatırlatayım mı? Sayın Erdoğan 23 Nisan'da bir çocuğa şunu söylüyor: “Artık yetki sende, ister asarsın, ister kesersin.” Yıl 23 Nisan 2010. Çocuğun ne dediğini biliyor musunuz? İster asarsın, ister kesersin! Bu değildir yönetici.

Bu bakımdan yaşadıklarımız halkın iradesinden korkanların koltuklarını kaybetmemek için demokrasi dışı yollarla rakibini hem de hiç görülmemiş biçimde devreden çıkartma girişimidir. Bir avuç muhterisi bu noktaya getirense ,benim ve arkadaşlarımın İstanbul'u yönetirken sergilediğimiz büyük başarı ve halkla kurduğumuz güven ilişkisinin tüm Türkiye'ye örnek olmasıdır, tüm Türkiye'ye umut olmasıdır. Çünkü biz yıllardır imal edilmiş bir siyasetçinin tapulu malı gibi gördüğü ve kaynaklarını bir avuç insanın çıkarı için kullanılmış bir şehri, bütün İstanbulluların şehri yapmak için yola çıktık ve başardık. Yandaşa şunu bunu dağıtmadık. Kendimize yandaş kurumlar, dernekler, vakıflar tespit etmedik. Kişilere burada burada mekan, mal, mülk dağıtmadık. Hatta bu tür işgal edilmiş İstanbul'u ayıklamaya, temizlemeye, arındırmaya gayret ettik. Ve onun için gurur duyuyorum bütün arkadaşlarımla.

İşte burada sergilediğimiz bu başarı, halkla kurduğumuz güven ilişkisinin tüm Türkiye'ye örnek olmasıdır, tüm Türkiye'ye umut olmasıdır tüm bu yaşadıklarımız. Bunu kendisine tehlike olarak gördü. Altını çiziyorum, biz başardık, onun için bu dava var. Evet biz arkadaşlarımızla gerçekten kıyıda köşede diye tariflediği Beylikdüzü'nde de başardık, İstanbul'da da başardık.

Örneğin bir başkasının başarısı iktidarın niçin korkulu rüyası olur? Rakibiyle girdiği tüm seçimleri kaybeden bir iktidar yeniden kazanabilmek için neden kendine milletine değil de kontrolü altına aldığı yargıya güvenerek, yol ve yöntem geliştirir? Niçin bu kadar az içerisinde haksız bir hale düşer? Sandık konulduğu zaman oraya gidecek olan milletiyle köprü kuramıyorsa, konuşamıyorsa, bağı kopmuşsa, insanlarla buluşamıyorsa, bir saraya kendini kapatmışsa, bütün imzaları tek bir elde toplamışsa, ortak aklı, istişareyi hafızasından silmişse, benden olanlar olmayanları zihnine oturtmuşsa, o insanın bütün bir yöntemi geliştirmekten başka bir yolu ve yöntemi kalmaz.

Ama biz yüzümüzü hep halkımıza döndük. Hala halkımızla konuşuyoruz. 12 metrekareden her gün halkımıza umut veren mesajlar vermenin gayretini ortaya koyuyoruz. Millet, bu iktidarın baştan aşağı yenilenmedikçe, zihniyeti değişmedikçe, İstanbul'u da Türkiye'yi de asla bizim kadar iyi yönetemeyeceğini net olarak görmüştür. Daha doğrusu, onların artık bu ülkeyi ve bu şehirleri yönetemeyeceğini, halktan koptuğunu görmüştür. Her noktada ve her yerde alternatif arayışına geçmiştir. 2024'teki seçim başarımızın da sebebi budur. Bunun için İstanbul modeli herkese bu gerçeği gösterdiğinden ötürü iktidarın korkulu rüyasıdır. Milletimiz İstanbul modelinin sonuçlarını görmüş, yaşamış, yönetim anlayışımız, yönetim becerimiz, yönetim ahlakımız ve bu iktidar arasındaki dağlar kadar olan farkı hissetmiş, benimsemiş ve kabul etmiştir.

Biz bu modeli 2014'te Beylikdüzü'nde inşa etmeye, tabiri caizse oya gibi işlemeye esasen başlamıştık. 2014-19 yılları arasında Beylikdüzü'ndeki başardıklarımız olmasa bu kadar sağlam ve etkili İstanbul modeli olmazdı. Elbette örnek aldığımız belediyeler, elbette örnek aldığımız belediyecilik uygulamaları, yerel yönetim uygulamaları hem yurdumuzun içerisinden hem de dünyanın farklı noktalarından alarak bu yolu yürüdük. İş-işi bilen insanlarla bilimi, tekniği, aklı önümüze koyarak yürüdük. Hiçbir gün ben bilirim noktasında olmadık. Mini minnacık çocuklarımızdan bile projeler öğrendik, taleplerini dinledik, onların dilleriyle projelerin isimlerini koyduk. Çocuklarımızın, 5-6 yaşındaki çocuklarımızın dahi… Böyle bir modeldir, yönetim felsefemiz buradan çıkmıştır.

İBB icraatlarımızın aslında birçoğunu Beylikdüzü'nde hayata geçirerek yola çıktık.

Bakınız, iddiayla söylüyorum. İddiayla söylüyorum. Bir ilçe belediyesinin, 200-250 bin nüfuslu o dönemki bir ilçe belediyesinin bütçesiyle 5 yılda yaptıklarımız, yaptıklarımız, bir ilçe belediyesinin bütçesiyle başarabilmesi mümkün olmayan işlerdir.

Bu gördüğünüz Yaşam Vadisi, sadece bir kesiti. Yani bu aslında bir başlangıçtır. İstanbul'da başlayan bu Yaşam Vadisi kültürü, bütün İstanbul... Beylikdüzü'nde başlayan bu Yaşam Vadisi kültürü bütün İstanbul'a yayılmıştır. Ve 7,5 kilometre uzunluğunda, bizden önceki yönetimin imara açıp konut için ellerini ovuşturduğu bir dönemden sonra, büyük bir bölümünü hafriyat dolgu alanı olarak kaçak dolgu alanına dönüştürdüğü bir noktayı bıçak gibi kesip, 2 milyon metrekareye aşan bir parka dönüştürmenin eseridir Yaşam Vadisi. İnsanların özgürce buluşabildiği, koşabildiği, yürüyebildiği, yani yüz binlerce insanın yuvası haline dönmüştür. Şimdi bundan İstanbul'da 15 tane var. Ve bu Yaşam Vadisi'nin başlangıcını, büyük bir kısmını, yaklaşık 750-800 bin metrekaresini Beylikdüzü Belediye Başkanlığımız döneminde başardık.

Bir devamını daha gösterelim lütfen. Hava koridorlarını açık tutmak, çiçekle, ağaçla insanları, sporla bir araya getirmek, dere yataklarını, kent ormanlarını, göl ve deniz kıyılarını, şehrin meydanlarını bir avuç rantçının değil, vatandaşın faydasına sunmaya ne kadar kararlı olduğumuzu o kıyıda köşede dedikleri ilçede başardık biz.

Lütfen devam edelim. İddia ediyorum, 10 senede bir ilçe belediye başkanı İstanbul'da böyle bir kültür merkezi açamaz. Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi... Ve bu üstteki Fatih Sultan Mehmet Kültür Sanat Merkezi... Yani 2014'te değişimi başlattığımız Beylikdüzü'nde, yaklaşık işte 10 yıllık süreç içerisinde ortaya koyduğumuz bu eserlerin her biri, gerçekten hani bir büyükşehir belediyesi seviyesinde bir bütçelemeyle elde edebileceğiniz başarılar olabilir.

Bir aşağıdakini daha gösterelim lütfen. Burası da Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi. 33 bin metrekare, diğeri yaklaşık 20 bin metrekarelik büyük, kocaman kültür merkezleri. Birisi şehrin merkezinde, bir diğeri Fatih Sultan Mehmet Kültür ve Sanat Merkezi, Beylikdüzü'nde en az oy aldığımız o dönemdeki mahallenin tam göbeğinde. Yüzde 10'larda oy aldığımız mahallenin göbeğinde. Yani "Bana oy verene tabii ki metro yapacağım, oy vermeyene niye metro yapayım?" diyenlerin tam tersine!

İşte Beylikdüzü'nde temelini attığımız şey, başarı sebebi, işte bundan başlıyor. Onun için biz başarımızın temelini burada attığımızdan ötürü, yola çıkışımız çok güçlü oldu. Yüzde 30'larda siyasi olarak teslim aldığımız Beylikdüzü'nde, ilk seçimi yüzde 51'le kazanıp, şu anda yüzde 60'ların üstüne çıkan bir değer üretmek öyle kolay değil; yani gökten zembille inmedi.

Bu başarı, özenli bir başarıdır. Bu sadece Yaşam Vadisi, kültür ve sanat merkezi değil; bunun içinde kreşler var, bunun içinde kütüphaneler var. Sadece iki kültür merkezinden de bahsetmiyoruz. Uyuşturucu merkezi ya da uyuşturucunun satıldığı, kumar oynanan bir iş merkezini alıp, oradan Zübeyde Ana Sosyal Yaşam Merkezi üretmektir İstanbul Modeli. Her tarafında uyuşturucunun cirit attığı bir yeri alıp, bir bölümünü kamulaştırıp, bir bölümünü kiralayıp, orayı çocuğun, kadının ders kursuna gittiği, meslek kursuna gittiği, kültür ve sanat eylemlerinin içine geçtiği, yani bir çöküntü alanını toplumsal bir mekâna dönüştürmektir İstanbul Modeli. İçinde çok şey var. Dosteller Mağazası'nda ihtiyacı olan insanların gelip, bir elin öbür eli görmeden destek alıp verdiği merkezler üretmektir; Askıda Fatura'nın doğduğu yerdir Beylikdüzü.

İşte tam da vatandaşı dinleyerek, herkesin fikrini alarak Beylikdüzü'ndeki bu başarılı dönemden sonra Büyükşehir Belediyesi dönemini başlattık. Bakın, karşı aklın ortaya koyduğu yöntemin, Beylikdüzü'nün ismini andığımızda tekrar hatırlatayım ki, yaklaşık 2 milyon nüfusa hizmet edecek Beylikdüzü metrosunu, Büyükşehir Belediye Başkanı olduğumun hemen ikinci yılında, Cumhurbaşkanlığı yatırım planına alınsın diye, Cumhurbaşkanlığı'nın gündemine taşıyan ben, 5 yıldır bunu Cumhurbaşkanlığı'na onaylatamayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Para istemiyoruz, kaynak istemiyoruz, kredi istemiyoruz; projesi hazır, yurt dışından kaynağı hazır, tek bir imza eksik: Cumhurbaşkanı imzası.

Yatırım onayı verecek, sonrasını biz yürüteceğiz. 5 yıldır vermiyor! Bunu nasıl açıklayabilirsiniz? İşte bunun açıklaması şu anda merkezi idarenin, hükümetin, hükümetin başının yöntemi ne biliyor musunuz? Yöntemi İzmir modeli işte. Yöntemi Afyon modeli. Yöntemi Aydın modeli. Tutar mı? Tutmaz. Tutmaz. Emek hırsızlığıyla hiçbir yere gelemezsin, elindeki bereket kaçar. Milli irade hırsızlığıyla milleti ikna edemezsin.

O bakımdan biz vatandaşımızla el ele verdik. İstanbul'un 2019 itibarıyla muhafızı olduk. Doğasını koruduk. İstanbul'a 14 milyon metrekare yeşil alan kazandırdık. Kent ormanları, yaşam vadileri, şehir parkları, meydanlar, her biri birbirinden tarifsiz güzellikleri kattık. Yüzlerce semt parkı, mahalle parkı, yüzlerce artık 400'lere varan sayılara ulaştı.

Bir devam edebilir miyiz? Bir sonrakine geçelim. Bakınız burası Büyükdere. Sarıyer Büyükdere. Kayıtlarda var, belgeli. Yani Ekrem İmamoğlu burada size beyanda bulunmuyor. Kayıtları ve belgeli. Boğazın kıyısında. Mustafa Kemal Atatürk'ün, ulu önderin Cumhuriyetin ilk yıllarında fidancılığın gelişmesi için özellikle meyve fidancılığı, Türkiye'deki meyve üretiminin gelişmesi için Büyükdere'de fidanlık kuruyor. Kurduruyor. Ve burası fidan yetiştiriciliğinde bir kültür gelişiyor. Biz geldiğimizde üstteki fotoğrafa bakın. Çoğu çürümüş binalar. Yerle bir olmuş falan… Burayı gördüğümde şok oldum. Yani yanından geçiyorum, önünden geçiyorum yıllardır ama. Burada böyle bir şey olduğunu bilmiyorum. Ya burayı niye çürütüyorsunuz? Hedef başka. Baktık ki Sarıyer'in kayıtlarında, Sarıyer'e teklifler. Burayı imara açalım. Bir bölümünü Sarıyer Belediyesi'ne verelim, siz de buraya belediye binası yapın, diğer bölümüne konut yapalım, villa yapalım. 250 bin metrekare yerden bahsediyorum. Boğazın kıyısında bir yerden bahsediyorum. İçinden dere akıyor. Hani hani su bastı ya. Ayazağa'yı su bastı ya. Ayazağa'nın içindeki o boğulmanın sebebi hemen aşağısındaki Kağıthane deresindeki sanayi kuruluşlarının azgın bir biçimde, hiçbir bilimi aklı şehirciliği içine katmadan, katmadan imara açmaktır. Bakın hataları, geçmişine dönüp, onun kronolojisini iyi analiz edip, toplumla paylaşmak zorundayız. Biz 2019'dan itibaren bu şehre derin bir nefes aldırdık, derin bir oh çektirdik.

İşte 250 bin metrekarelik o üstte gördüğünüz çürüyen alan, çürüyen binalar, yerinde yine o gördüğünüz binaların birebir yapılmasıyla, yani oraya rant taşımadan, lüzumsuz binalar sokuşturmadan, doğal halini İstanbul'a kazandırmaktır İstanbul modeli. Ve cıvıl cıvıl bir yerdir. İnsanların içinde dolaştığı, spor yaptığı, fidancılıkla ilgili birtakım kursların olduğu… Ve bu gördüğünüz alan yine dayanışmayla yapılmıştır. Bir firmanın katkısıyla yapılmıştır. İrtikap yoktur, rüşvet yoktur. Bir kuruş çıkmamıştır İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin cebinden yapılırken. Bir de bunu yaptık.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin hikayesi uzun elbette. Ben bu mahkemeyi burada İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin faaliyet raporunu anlatacak değilim, günler yetmez. Ama en önemli şey şuydu: İsrafı bitirdik, bereketi getirdik. İsrafı bitirdik, bereketi getirdik. Talanı bitirdik, yağmayı bitirdik. Doğaya saygıyı getirdik, doğayı korumayı getirdik.

Bakın bir sonraki görüntüyü açalım. Örnekler veriyorum size. Kıymetli halkım. Değerli dostlarım, kıymetli avukatlarım, bakın bunlar önemli. Şimdi gördüğünüz bu manzara, çok ilginç bir yer. Haramidere'nin bir kolu olan Esenyurt'un içindeki bir bölüm. Ve burada her sene bir yağmur yağar, insanlar ölür. Niye biliyor musunuz? Üstte gördüğünüz gibi hemen derenin dibine bırakın dibini bakın sağdaki apartmanlara bakın, neredeyse derenin üstüne imar verilmiştir. Ne zaman verilmiştir? AK Partili Esenyurt Belediyesi, AK Partili Büyükşehir Belediyesi döneminde verilmiştir.

Ve şu kesitte, şu kesitte geldiğimin ikinci yılında olan bir selde biz burada çözüm ararken çizmeleri ayağına giymiş 2-3 tane bakan burada şov yaptı çamurun içinde geziyoruz diye. Biz şov yapmadık. Biz ne yaptık biliyor musunuz? Kamulaştırma yaptık, o gördüğünüz apartmanları yıktık. İnsan...

Derenin etrafını arındırdık. O gördüğünüz derenin kesitini büyüttük. Şimdi ölçümlerimize göre 500 yıl içerisinde yağan yağmurun en yükseği yağsa bile artık burada sel ve su baskını olmayacak. Kavşakları ona göre yaptık, yolları ona göre yaptık. Bir de üstüne ne yaptık biliyor musunuz? Haramidere boyunca

Yorumlar